29 Nisan 2013 Pazartesi

BOŞANIRKEN, ÇOCUĞU KULLANMAYIN!

Boşanırken ya da kötüye giden evliliklerde sıkça tanık olduğumuz bir durum... Çocuğu koz olarak kullanma... “Çocuğunu göremezsin!”, “O benim çocuğum” gibi cümlelerle işler çığrından çıkıyor. Tabii bu arada çok önemli bir şey atlanıyor; çocuk! Birlikte yaşamaya alışık olduğu anne babasının ayrı yerlerde olduğuna mı üzülsün, yoksa kendisine canı gibi sevdiği annesinin ya da babasının kötülenmesine kulaklarını mı tıkasın?..

Eşlerden birinin ayrılığı kabullenemediği durumlarda daha çok yaşanıyor bu durum. Eşinin aynı zamanda çocuğunun annesi ya da babası olduğunu unutarak ve çocuğun nasıl bir durumun içine düştüğünü göremeyecek kadar körleşerek sürüp gidiyor, bu sağlıksız süreç. Anne babayı, baba da anneyi kötülüyor. Hatta sadece anne-baba değil, yakın akrabalar da taraf tribünlere çekmeye çalışıyorlar çocuğu... Çocuk çoğu zaman öyle baskılar görüyor ki; annesi ya da babası karşısına çıktığında boynuna atlamak yerine sırtını dönüyor...

Bu durumda “paylaşılamayan çocuk” değil, çocuğu bir diğerinin duygularını kullanmak için koz olarak ortaya atmaktan söz edilebilir. Bir annenin ya da bir babanın çocuğun ruh sağlığını hiçe sayarak nasıl böyle bir yanlışın içine düştükleri ise ayrı bir konu?
Yapılan önemli hatalardan bir diğeri ise; çocuğa kaldırabileceğinden büyük sorumluluklar vermek. “Artık bu evin erkeği sensin!” cümlesini birebir yaşamasanız da yakın çevrenizden duymuşsunuzdur çoğunuz. Onun henüz bir çocuk olduğunu, annesizliğin ya da babasızlığın üzerinde nasıl kalıcı etkiler bıraktığını ve tüm bu çatışmalardan nasıl bunaldığını akıldan çıkarmamak ve boşanma sürecinde özellikle çocuğu düşünerek hareket etmek gerekir.

Doç. Dr. Oya Güngörmüş Özkardeş:
"BOŞANMAK KADAR, SÜREKLİ KAVGA ETMEK DE ÇOCUĞU OLUMSUZ ETKİLER" 
Araştırmalar boşanmaların çocuk üzerinde olumsuz etkiler yaratabileceğini söylüyor. Ancak her boşanma durumunu kendi özelinde değerlendirmek daha doğru olur. Örneklemek gerekirse, boşanmak kadar sürekli kavgaların yaşandığı gergin bir ortamın da çocuk üzerinde olumsuz etkileri olabilir ve böylesi durumlarda anne babanın yollarını ayırmaya karar vermesi çocuk için de daha iyi olabilir.
Boşanma süreci bir sürü değişikliği de beraberinde getirir. İki ayrı ev, değişen yaşama ortamı, bu değişikliğe bağlı olarak okul vb. değiştirme gibi. Dolayısıyla bu süreç ailenin bütün bireyleri için sancılı ve zor bir dönemdir. Boşanma durumu çocuğa açıklanmadan önce eşlerin bu konuda kafalarının net olması gereklidir. Bir başka deyişle eşlerin kafasında “Acaba yeniden birlikte olabilir miyiz?” türünden sorular varsa, çocuğa açıklama yapmak doğru olmaz. Boşanma kararını açıklarken bazı noktalara dikkat etmek gerekir. Şöyle ki;
• Mümkünse anne baba birlikteyken bu açıklamayı yapmalıdır.
• Birbirlerini suçlayıcı, aşağılayıcı tutum içine girmeden artık birlikteyken mutlu olmadıkları çocuğun yaşına uygun bir dille anlatılmalıdır.
• Bu kararda çocuğun bir payı olmadığı vurgulanmalıdır. Çünkü çocuklar bu ayrılmanın kendi suçları olduğunu, çalışmadıkları ya da yaramaz oldukları için anne-babasının ayrıldığını düşünebilirler.
• Ayrı ayrı yaşasalar da onu çok sevdiklerini ve her zaman onun annesi ya da babası olarak kalacaklarını belirtmelidirler.
• Boşanmanın ardından nasıl bir düzenleme olacağını açıklamakta yarar vardır. “Her ikimizin evinde de bir odan olacak”, “İstediğin zaman anneni/babanı arayabileceksin, görebileceksin” vb. gibi.
• Bu açıklamaya çocuğun vereceği ağlama, bağırma vb. tepkiler yargılanmadan kabul edilmeli. Çocuğun bunu kabullenebilmesinin bir süreç olduğunun bilincinde olunmalı.

ÇOK İYİ ARKADAŞ OLUP, ÇOCUĞU UMUTLANDIRMAYINBoşanma sonrasında anne baba aralarındaki sınırları koruma konusunda dikkatli olmalı. Boşanmanın ardından sürekli çok iyi iki arkadaş gibi davranmak, birlikte sıkça zaman geçirmek çocuğun kafasının karışmasına ve anne babanın yeniden bir araya gelebileceği umudunu canlı tutmasına, dolayısıyla da sürece alışmakta zorlanmasına yol açabilir.
Daha önce de değindiğim gibi boşanmadan her çocuğun nasıl etkilenebileceği pek çok başka faktöre bağlı olarak değişebilir. Bu faktörler:
• Boşanma sırasında çocuğun yaşı,
• Boşanma öncesinde ana-babası ile kurduğu ilişkinin kalitesi,
• Boşanmanın öncesinde ve sonrasında evdeki atmosferin nasıl olduğu,
• Boşanma sonrasında hayatında olan değişikliklerin miktarı ve ne yönde değişiklik olduğu,
• Evdeki destek sistemlerin varlığı, (Anne ya da babanın yerini alabilecek modeller teyze, hala, dayı amca vb.)
Boşanma zaten kendi başına çocuğu yaralayıcı bir süreçtir. Bu nedenle anne ve babanın birbirlerini suçlar tutumları ya da çocuğa bir şekilde bu süreçte sorumluluk sahibi olduğunu hissettirmeleri doğru değildir. Her çocuğun bundan nasıl ve ne şekilde etkileneceği pek çok faktöre bağlı olarak değişebilmekle birlikte çocuk güvensizlik, içine kapanma, kendini değersiz hissetme, karşı cinsle sağlıklı ilişkiler kuramama gibi bir dizi duygusal sorun yaşayabilir.

Av. Ayça Özdoğan 
“EŞLER TALEPLERİNİ ÇOCUK ARACILIĞI İLE İLETİYOR”
Boşanma psikolojik, sosyal ve hukuki sonuçları olan bir süreçtir. Bu süreç her bireyde farklı bir seyir izlemekte ve özellikle çocuklar üzerinde olumsuz etkiler bırakabilmektedir. Boşanma sürecinin olumsuz etkilerini, yetişkin bireyler olarak anne ve babalar zaman içerisinde atlatabilmekte, ancak bu dönem çocuklar üzerinde onarılması güç yaralar bırakabilmektedir.  Ne yazık ki, çoğu zaman çocuğun bu derecede olumsuz etkilenmesine anne ve babaların da yanlış davranışları neden olmaktadır.Yapılan araştırmalar boşanma sonucu ailenin parçalanmasının çocukları, ailelerin ölüm nedeni ile parçalanmasından daha çok etkilediğini ortaya koymaktadır. Boşanmanın çocuk üzerindeki etkileri çocuğun yaşına, boşanma nedenine ve boşanma sürecinin yaşanma şekline, çocuğun anne ve baba ile olan ilişkisine göre değişiklik göstermektedir. Ancak bu süreçte çocukta huysuzluk, tedirginlik, bağımlılık, saldırganlık ve hırçınlık en sık görülen davranışlardır.Çocuk açısından böylesine zor bir dönemde ise anne ve babaların yanlış davranışları karşısında çocuk daha çok etkilenmektedir. Avukat olarak boşanma davalarında en çok gözlemlediğimiz yanlış davranış modelleri arasında çocuğu diğer eşe karşı koz olarak kullanmak gelmektedir. Hemen hemen çoğu boşanma davasında bir eş diğerini çocuğunu elinden almakla, diğer eş ise çocuğu göstermemekle tehdit etmektedir. Yine yapılan yanlışlardan biri; diğer eş ile haberleşmede çocuğu kullanmak, eşlerin taleplerini çocuk aracılığı ile diğerine iletmesidir.Anne-baba olarak yapılan hatalardan biri de çocuğa boşanma kararında veya boşanma sonrasında taşıyabileceğinden daha fazla yük yüklemektir. Örneğin boşanma kararını vermeden önce çocuğa “Boşanayım mı?” diye sormak ya da yalnız kalan bir annenin boşanma sonrasında henüz çok küçük yaştaki erkek çocuğuna “evin erkeği artık sensin” demesi çocuğa taşıyabileceğinden daha fazla sorumluluk vermektir. 

BUNLARI KESİNLİKLE YAPMAYIN!- 
Eşinizi ve kendinizi düşman iki taraf olarak gösterip, çocuktan bir seçim yapmasını istemeyin veya eşinizi kötülemeyin.- Boşanma nedeni olarak çocuğun kendisini sorumlu tutacağı ya da bu durumda payı olduğunu düşündürecek cümleler kurmayın.- Eşinizden intikam almak için çocuğu ondan soğutacak cümleler kurmaktan kesinlikle kaçının. “Baban seni görmeye gelmiyor”, “Seni sevseydi gelirdi” gibi...- Bu süreçte hayatınızda köklü değişiklikler yapmayı erteleyin. Taşınmak, evlenmek vb.- Eşinizin çocuğunuz görmesine engel olmayın. Unutmayın, siz boşanmış olabilirsiniz ama çocuk her iki ebeveyne de ihtiyaç duyar.- Başkalarıyla ya da eşinizle boşanma hakkında konuşurken onun bunlara tanık olmasına izin vermeyin.- Bunalımlarınızı, öfkenizi ya da üzüntünüzü ona belli etmeyin. Çünkü çocuklar bir şeylerin yolunda gitmediğini sizin tepkilerinizden çıkarırlar.- Alınacak kararlar için çocuğunuzun da fikrini sorun, ama onu karar verme sorumluluğu altında ezmeyin.- Boşanmış ailelerin önemli bir çoğunluğu, çocuk etkilenmesin diye tavizler verme yoluna giderler; daha fazla TV izlemesine, daha çok abur cubur yemesine göz yumarlar. Hatta çocuğu mutlu ettiği için çoğu zaman bu gibi ödüllendirmeler abartılır. Ancak uzmanlar çocuğa karşı verilen bu tavizlerin onun acısını dindirmekten çok zararlı alışkanlıklar kazanmasına neden olduğunu belirtiyorlar.- Eşlerden biri bir diğerinin yasakladığı şeyi sırf daha çok sevilmek adına, serbest bırakmamalıdır. Bu çelişki çocuğun duygusal dünyasında çatışmalar yaratabilir ya da çocuk bir süre sonra bu çelişkileri kullanmaya başlayabilir.- Çocuğunuzu mahkeme, eşya dağılımı, nafaka gibi konuların içine sokmayın.

ANNELİĞİN TÜRKİYE GERÇEKLERİ


Oyuncu Yonca Cevher Yenel ile bebeğini kucağına aldıktan kısa bir süre sonra gerçekleştirdiğim bu sohbet pek çok annelik gerçeği hakkında bilgi veriyor. Anneler Günü'ne geri sayım başlamışken bir göz atın derim :)

Hatırlarsınız, kısa bir süre önce Binbir Gece dizisinde erkek çocuğu olmadığı için ve kocası ile yaşadığı sorunlar nedeni ile depresyona girmiş bir kadını oynuyordu Yonca Cevher Yenel. “Füsun” yani Evliyaoğulları’nın hırslı gelini birçoğumuza ters gelse de “Kadının da aldatabileceği” gerçeği üzerine kurulu bir dönem yaşamış, sonra Kayseri’ye gönderilmişti kayınvalidesi tarafından... Ve işte geri döndü... Hem de daha sıcak, daha sevgi dolu bir Füsun olarak. Gerçekte diziden kısa bir süreliğine ayrılmıştı. Çünkü oğlu Alideniz ona hayatının başrolünü verdi. Yonca Cevher Yenel, anne olduktan kısa bir süre sonra tekrar ekranlara dönüşünü, hamilelik sürecini ve annelik yaşamını anlattı...

-  Başarılı bir oyunculuk geçmişin var. Hem tiyatro hem televizyon oyunculuğu aynı zamanda hatırı sayılır dublaj geçmişi… Peki, hem başarılı bir oyuncu hem de anne olmak sana ne hissettiriyor?
Çok teşekkür ederim her şeyden önce. Oyunculuk ve annelik birbirinden çok da farklı değil. Şimdi de anne olmayı oynuyorum ve hayatımın en güzel rolü. Kendi hayatımın başrolünü verdi bana Alideniz. Ben de elimden gelen en iyi şekilde oynamaya çalışacağım.

ANNE OLMAYI SEÇTİM!
- Beğeni ile izlenen bir dizide harika bir performans sergiliyorsun. Hamile olduğunu öğrendiğinde mesleki sorumluluğun ve annelik arasında gel-gitler yaşadın mı?
Evet, hem de çok. Çünkü sezon ortasına denk geldi hamileliğim, bu yüzden sanki biraz diziyi yüzüstü bırakacakmışım gibi hissettim açıkçası. Ama anne olmak isteği daha ağır bastığı için diziye bir süre ara verdim ve anne olmayı seçtim.

- Hamileliğinin uzun bir dönemi setlerde geçti. O dönemde ve anne olduktan sonra  çekimler sırasında sorunlar yaşadın mı? Ekip arkadaşların, yapımcın, yönetmenin tarafından destek gördün mü?
Çok normal ve sorunsuz bir hamilelik yaşadığım için, fiziksel olarak anlaşıldığı ana kadar çalışmayı ben istedim. Bu süre içerisinde de sette herkes, bütün ekip bana hep destek ve yardımcı oldu. Hepimiz Alideniz'i dört gözle bekledik diyebilirim. Hepsine minnettarım. Ama o ilgiyi aramıyor değilim. Çünkü, Alideniz doğduktan sonra artık kimse benimle ilgilenmiyor:))

- Hamile olduğunu öğrenince hiç aklından “Eskisi gibi olacak mı acaba?” sorusu geçti mi? 
Hayır, hiç böyle bir endişe yaşamadım. Çünkü benimki çok istenen ve beklenen bir hamilelikti. Ben anne olmaya zaten kesin karar vermiştim. Dolayısıyla, bundan sonraki hayatımı zaten doğacak bebeğime adamıştım. Ama bu kendi hayatımdan tamamen vazgeçtiğim anlamına gelmiyor tabii ki...

ONLAR İSTEMESEYDİ, İŞE DÖNEMEZDİM!
- Türkiye’de anne olmak korunup kollanmıyor. Anneler iş yaşamlarına dönmekte güçlük çekiyorlar ya da kariyerleri için anneliği erteliyorlar. Sen, doğumdan kısa bir süre sonra oynadığın diziye geri döndün, bu dönüşte kim-kimlerin payı ve desteği var? Hangi faktörler biraraya geldi? Kendini bu anlamda şanslı görüyor musun?
Çok haklısın. Çoğu kadın bahsettiğin sorunları fazlasıyla yaşıyor. İş hayatları ve anne olmak arasında sıkışıp kalabiliyorlar. Bu bir kadın için çok üzücü tabii. Ne mutlu bana ki böyle bir sorun hiç yaşamadım. Tam tersine “Hadi bir an önce doğum yap da aramıza dön!” dilekleriyle dünyaya getirdim Alideniz'i. Bunda tabii ki başta yapımcımızın, senaristimizin ve yönetmenimizin payı çok büyük. Onlar istemeseydi, ben şu anda işime geri dönemezdim.

-  Çalışan bir anne olarak Alideniz’e zaman ayıramamak ya da yeterli ilgiyi gösterememek gibi endişeler taşıyor musun? Çalışma hayatıyla anneliği nasıl dengeliyorsun? Bu arada bebeğini emziriyor musun?
Hayır, böyle endişelerim yok. Çünkü benim iş programım mesai saatlerine bağlı değil. Çekim varsa emzirdiğim için onu da yanımda götürüyorum. Dublaj için zaten uzun saatler gerekmiyor. Anneanne ya da babaanne bakıyor 1-2 saat. Dolayısıyla, şimdilik bir sorun yok. Yani hem çalışıp hem de Alideniz'le yeterince zaman geçirebiliyorum. Hatta işim olmadığı her anımı onunla geçiriyorum diyebilirim.

BEN ŞANSLI ANNELERDENİM...
-  İş hayatında kadın özellikle “annelik” ve “ev kadınlığı” sıfatları ile geri planda kalıyor. Anne olduktan sonra kadınların yüzde 70’i işlerini bırakmak zorunda bırakılıyor. Anneliği ve mesleğini birlikte yürüten biri olarak kadınlara önerilerin var mı?
Keşke bir şeyler önerebilsem de bu sorunları yaşayan kadınlarımız, hemcinslerimiz uygulasa... Ama ne yazık ki bu bizlerin elinde olan bir durum değil, tamamen toplumun kadınlara biçtiği bir rol. Çoğu kadın mecbur kalıyor bu rolü oynamaya. Başka çaresi olmuyor ve kabul etmek zorunda kalıyorlar. Ben işimin türü nedeniyle bu sözkonusu zorunluluğu yaşamıyorum; şanslıyım yani... Ama ben de, örneğin bir bankada çalışıyor olsaydım, yasal izin sürem bittiğinde işimle bebeğim arasında seçim yapmak zorunda kalacaktım.

-  Kadının iş hayatında yaşadığı zorluklar malum: Aynı işi yapan kadın erkekten daha az kazanıyor, emzirme yardımı bir aya indi, doğum izni birçok iş yerinde kullandırılmıyor ya da kadın doğum sonrası işinden oluyor. Yani liste uzayıp gidiyor. Bu konuda neler düşünüyorsun?
Çok vahim bir durumdayız ülke olarak bu konuda. Erkek egemen bir toplumda yaşamanın getirdiği zavallılıklar bunlar. Cahil,  kendine güveni olmayan, yüksek egolu, “erkek” olmaktan başka hiçbir vasfı olmayan erkeklerin karar mekanizması olduğu bir ülkede yaşayan ve onlarla aynı işyerlerini paylaşmak zorunda kalan kadınlarımızın işleri gerçekten çok zor. Ama, her türlü bezdirme politikasına karşı yine de çok iyi idare ediyoruz bence bu ülkenin kadınları olarak. Hal böyleyken bile çok başarılı kadınlar var... Bir de mücadele etmek zorunda kalmasak bu aksaklıklarla, kadın cinsinin ne kadar başarılı olabileceğini düşünebiliyor musunuz? Bence erkekler bundan korktukları için bütün bu bezdirme politikalarını uyguluyorlar kadınlara. Aynı işi yapıp aynı parayı alamamak en belirgin örnek işte.

-  Bir günün nasıl geçiyor, çocuğa kim bakıyor, iş-çocuk arasındaki organizasyonu ve dengeyi nasıl kuruyorsun?
“Bir tam gün” kavramı anlamını kaybetmiş durumda benim için. Çünkü gece gündüz birbirine girdi. Bazen hangi gün, ayın kaçı, saat kaç soruları bana hiçbir şey ifade etmiyor. Yani öyle “Sabah oldu kalktık”, “Gece oldu yattık” yok artık hayatımda. Ama asla şikayetçi değilim. Alideniz’e ben bakıyorum. Sadece işimin olduğu birkaç saatte anneanneyle babaanneden yardım alıyoruz. Set olduğu zaman zaten yanımda götürüyorum; yine annelerden yardım alarak tabii... Böylece de dengeler kendiliğnden kuruluyor.


14.05.2008

18 Nisan 2013 Perşembe

OYNADIĞI OYUN, MESLEĞİNİN HABERCİSİ



Doğru meslek seçimi nasıl yapılır? Anne-baba çocuğun mesleki seçimini etkiler mi? Çocuğu tanımak ve yeteneklerini görmek için nasıl bir yol izlemek gerekir? Genetik mirasımız mesleğimize etki eder mi? Tüm bu soruların cevabını Danışman Psikolog Ayşen Özagar verdi.

“Çocuklar hangi dili konuşur?” diye merak ediyorsanız söyleyelim; “Çocuklar oyun dilini konuşur ve onları tanımak için bu dili iyi bilmek gerekir.” İşte o dili bilen ve çocukların yeteneklerinden zekalarına hatta genetik miraslarına kadar profilini ortaya çıkaran Ayşen Özagar ile ilginizi çekeceğini düşündüğüm bir sohbet.

- Zeka ve meslek seçimi üzerine çalışmaya nasıl karar verdiniz?

Daha çok aile terapisi üzerine, ayrıca EMDR dediğimiz bir travma terapisi üzerine çalıştım. Birlikte çalıştığımız Ethem Kocabaş ise Türkiye’de doğumdan 7 y

FARKLI OYUNCAKLAR SUNUN
- Zeka ile yetenek alanları ve meslek seçimi arasındaki bağı açabilir misiniz?
Türkiye’de kimse yetenekli olduğu ya da gerçekten kapasitesi olduğu alanda çalışmıyor. Bu eşleşmeye gerek şartlar gerekse sistem izin vermiyor. Artı böyle bir bilinç ve farkındalığımız yok. İnsanın yetenekli olduğu, meraklı olduğu işi yapması, mutlu bireylerin yetişmesi için çok önemli. Çocukların 0-7 yaş arası sahip oldukları potansiyel zekaya (genetik zeka) bağlı olarak merak alanlarının gelişmesi söz konusu. Yani karakteristik özelliklerinin gelişimi söz konusu. Bunu da ailelerini ve çevrelerindeki en yakın kişileri modelleyerek yapıyorlar. Dolayısıyla biz aile ve çocuğu gözleyip belli analizler yaparak, çocuğun anne babasında ne olduğunu ve çocuğun neyi modellediğini ortaya çıkarabiliyoruz. Bu çıkardığımız sonuçlarla anne babalara bilgi veriyoruz. Diyoruz ki; “Bakın bu çocukta böyle bir potansiyel var ve bunları modelliyor. Bu konularda önünü açabilirseniz ve destekleyebilirseniz avantajlı olur. Bunun bir önceki etabı da çocukların 0-2 yaş arası zekasal oluşumlarının incelenmesi. O dönemlerde de; onlara birtakım oyuncaklar sunun, diyoruz.  Çünkü her oyuncak farklı bir zeka yapısına hizmet eder. Örneğin; top bedensel zekaya hizmet eder, legolar daha farklı bir zekaya hizmet ederler, müzik aletleri küçük farklı zekalara hizmet ederler.

- Peki bu önerilerinizi yanlış değerlendiren anne babalar oluyor mu?
Evet, bu bazen yanlış anlaşılıyor. “Belli bir oyuncağı empoze edersek, acaba o zekası gelişir mi?” Böyle birşey mümkün değil. Çocukta ne varsa, çocuk onun üzerine birşeyler koyuyor.

- Zaten çocuk oyuncağını kendi seçiyor...
Evet kendi seçiyor. Zaten doğru olan da bu; bizim empoze etmemiz değil, bizim çocuğa seçenek sunmamız... Çocuk seçeneklerden hangisinden keyif alıyorsa onu seçiyor. Keyif aldığı demek, yapabildiği ve başarabildiği demek. Böyle bir ilişki var.

- 7 yaştan sonrası çok mu geç?
Hayır değil! 7 yaşa kadar belli bir oluşum zaten gerçekleşiyor. Ülkemizde çocukların çok erken yaşta mesleki kararlar vermeleri gerekiyor. Yani daha lisede, ortaokulda belli dersleri seçip, belli dersleri almamaları söz konusu... Üniversite sınavına girdikleri dönem bile mesleki karar vermek için çok erken bir dönem. Bizim yaptığımız analizlerle, insan odaklı mı, yer odaklı mı, dışa dönük insanlar mı, sezgisel mi yoksa mantıksal mı düşünüyorlar, bunları bilinç altına yönelttiğimiz birtakım sorularla ortaya çıkarıp, önündeki seçenekleri sunuyoruz.

AMAÇ SÜPER BEBEK DEĞİL!
- Ya, “Nörobaby Gelişim Programı” nasıl bir çalışma ve ne gibi faydaları var?

Bebek daha doğmadan yani anne karnındayken iletişime başlıyor, algıları gelişiyor. Doğumdan 2 yaşına kadarki dönem, beynimizde, nöronların “snaps bağlantıları” dediğimiz bağlantıların oluşması için çok önemli. Dolayısıyla bu dönemi boş geçirmemek lazım. Özellikle doğumdan sonra bebeğe 5 duyusunu kapsayan uyaranları sağlamak lazım.

- Oyun grubu gibi mi?
Evet, ama bir kere oyun grubu kadar “Bırakalım çocuk bir şeyler yapsın, biz gözlemleyelim!” değil. Çocuğa bu duyularını harekete geçirecek bir takım şeyler sunmak gerek. Bunun için oyuncaklara bile gerek yok. Kendi oluşturabileceğimiz malzemelerle ve belli alanları çalıştıran oyunlarla, egzersizlerle çocukla vakit geçirmek gerekiyor. Bebek olduğu için bu vakit çok uzun olamıyor. Çünkü bebekler belli bir konsantrasyon süresine sahip. Ailelere gösterdiğimiz egzersizleri onlar bir ay boyunca evde 5 ila 10 dakika bebekle çalışıyorlar. Ama bu egzersizlerle “süper bebekler” amaçlanmıyor. Sadece çocuğun normal gelişimini destekliyoruz,  yani varolan potansiyelini ortaya çıkarıyoruz.

- 5 duyuyu kapsayan bu çalışmalar bebekten bebeğe değişiyor mu?
Bunlar tamamen fiziksel gelişimle ilgili egzersizler olduğu için farklı sunum olmuyor. Her bebek bu dönemi aynı geçirir. Mesela 5 aylık bir çocuk ilk kez elinin farkına varıyor. Elini kapatıp açmanın, bir şeyi tutmanın, bir şeyi avuçlamanın farkına varıyor. 5 aylık bebekle çalışırken buna yönelik egzersizler yapıyoruz. Bunu 5 aylıkken gerçekleştiğinde bir üst kademeye daha rahat geçiyor. Ama kendi haline de bıraksanız aslında bebekler belli aşamaları normal olarak geçiriyorlar; eğer çocukta fiziksel, patolojik bir sorun yoksa... Kimi bebekler göz hareketlerine yatkın oluyor, bazı bebekler fiziksel hareketlerde ileri gidiyorlar. Bunu gözlemleyip aileye haber vermek ileride o çocuğun hangi alanlarda daha başarılı olabileceği konusunda ipucu veriyor.

- Ayrıca ailelerin çocuklarını tanımasına da yönelik bir çalışma değil mi?
Kesinlikle. Bir şeyleri sistematize ettiğimiz zaman anne ve babaların çocukla geçirmeleri gereken vakitleri de planlamış oluyoruz.

ÇOCUĞUN KAFASINI KARIŞTIRMAYIN
- Çocuğun yeteneklerinde genetik miras ne kadar etkili?

Her insan yaklaşık 10 jenerasyonluk bir genetik mirası taşır. Yani eğer bizim resme yeteneğimiz varsa, anne-babamızın olmayabilir. Ama bizim 10 jenerasyon gerimizde bu yeteneği taşıyan biri olabilir. Bu nedenle bizim sahip olduğumuz her şey birebir anne babamıza bakarak ölçebileceğimiz şeyler değil. Yani bizim genetik bir mirasımız var. Bunun dışında artık kabul ediliyor ki, tek bir zeka yok, bir çok zeka var; müzik zekası, matematik zeka, boyutsal zeka... Bizim genetik olarak sahip olduğumuz bu zeka modelleri var. Örneğin, evde koleksiyon yapan biri varsa, evde boyama ya da biblolara çok ilgili biri varsa, çocuk bu edinimleri bir şekilde sağlıyor. Eğer kendi zeka potansiyeli ile bu modellemeler uyuşuyorsa, o çocuk o alanda çok ciddi bir şekilde ilerliyor. Uyuşmaması da, zaman boşa harcanıyor ya da bunlar zararlı demek değil. Çocuk bu zenginliği alıyor. Önemli olan bu çocuğa ne kadar çok şey sunup, o eşleşmeyi yakalamak.

- Çok seçenek sunmak çocuğun kafasını karıştırmaz mı?
Evet, bu da yanlış anlaşılan bir konu. Anne babalar çocuklarını alıp, proje çocuklar gibi, pazartesi bale, salı şu, çarşamba bu gibi planlar yapıyorlar. Bu değil! Amaç, “Aman benim çocuğum neye yetenekliyse ben onu keşfedeyim” olabilir. Ancak çocuğun kafasını karıştırmak da doğru değil. Bazı şeyleri belli sürelere yayarak çocuğa sunmak, konuya konsantre olmasını sağlamak çok daha önemli. Örneğin; oyuncak sunarak evet, ama 100 oyuncak da değil. Siz 10 tane değişik ilgi alanlarına hitap eden oyuncakla da bir yelpaze yaratabilirsiniz. Hem baleye hem de jimnastiğe göndereyim, diyorsanız aynı alanı desteklemiş oluyorsunuz. Bunlardan birini seçip bir süre gitmeniz lazım. Çok kafa karıştırmadan aktivite sunalım, fırsatlar sunalım ama bunu çocuk sokakta ya da bahçede oynayarak da yapabilir. Zaten çocuklar okulda çok yıpranıyorlar, okul dışındaki vakitleri de bu şekilde doldurarak çocukları bir robot gibi yaşatıyoruz. Bu da çok erken bir bıkkınlık yaratıyor. İleride hiçbir şey yapmak istemeyen çocuklar çıkıyor karşımıza.

- Aileler “proje çocuk” yetiştirip, birçok aktivitenin içine sokuyorlar. Ama 3-4 sene sonra çocuk bu alanlardan birini meslek olarak seçmeye kalktığında buna karşı çıkıyorlar. Bununla ilgili sorunlarla karşılaşıyor musunuz?
Öncelikle kendi analizlerimizde ortaya çıkan profili sunduğumuzda bunu kabul eden aileler var, etmeyenler var. Üniversite seçimleri sırasında, “Çocuğum mühendisliği seçsin. Ona göre bir analiz yapın” diye önceden pazarlık etmeye kalkan aileler var. Ama çıkan profilde biz diyoruz ki, “Bu çocuk mühendisliğe bizce pek uygun değil.” Zaten çocuk kendisi de istemiyor. Bizim yapabildiğimiz, aileyi çocuğun yatkın olduğu konular hakkında bilgilendirmek. Ama aile bu çalışmaları ne şekilde davranışlarına yansıtır, bilinmez. Bilgiyi verdiğimizde çoğu aile; “Demek ki biz bu konuda yanılmışız” diyor. Ama eskisi kadar “Doktor, mühendis olacaksın. Başka bir şey olamazsın” mantığı da kalmadı. Bugün Türkiye’deki doktor ve mühendislerin durumu 20 sene önceki gibi değil. Aileler de bunun farkında.

- Ama şimdi de farklı meslekler gündemde. Genetik mühendisi olacaksın ya da bilgisayar programcısı olacaksın deniliyor mu çocuklara?
Evet meslek adları değişti ama bir de ciddi bir çeşitlenme var. Bugün dünya şu noktaya gidiyor; çok basit bir şeyi iyi yapan başarılı oluyor. Önemli olan gerçekten sevdiğiniz ve mutlu olduğunuz bir işle uğraşın ve onu iyi yapmaya çalışın.

ERGENLE DEĞİL, ANNE-BABAYLA ÇALIŞIYORUZ
- Bir yandan çocukları doğru mesleklere yönlendirmaya çalışırken, öte yandan ergeni ve aileyi ortak bir noktada buluşturmak zor olmuyor mu?

Ergenlik zaten başlı başına bir dönem. Ergenlikle

- İkinci aşama nedir?
İkinci kısım ise; meslek seçimi aşaması. Öncelikle analizimizle çocuğun merak alanı profilini çıkarmış oluyoruz. Anne baba da burada olursa çok daha iyi oluyor, onları da analiz edersek diyoruz ki, “Şunları şunları babadan modellemişsiniz bunları da anneden.” Elimize bu bilgiler geldikten sonra kimseye spesifik olarak bir meslek adı vermiyoruz, grup olarak bilgi veriyoruz. Örneğin; siz insan odaklı bir insansınız, bilgi sizin için çok önemli, iç sesli bir insansınız yani başkalarının ne söylediğinden çok kendi bildiğinizi yapıyorsunuz, inisiyatif kullanabiliyorsunuz, sezgisel bir insansınız yani; sadece mantık yürütmüyorsunuz, bazen sezgilerinize de önem veriyorsunuz, muhakeme yapabiliyorsunuz gibi... Buradan diyoruz ki, “Siz doktor olabilirsiniz.” Çünkü doktor insanlarla ilişkilidir, doktor için bilgi çok önemlidir, sezgisel olmak önemlidir, bütün bunlar bu mesleğe uyabiliyor. Ama cerrah olmaksa; “Bir dakika!” diyoruz. Çünkü sizin nesneyle çok alakanız yok. Bir şeyleri tutmak, dokunmak bunlarla ilgili. Cerrahlık farklı bir el becerisi gerektirir gibi...

- Çok kritik bir konu..
.
Kesinlikle, mesela ben bir okuldan duyum aldım. Böyle bir analiz yapılmış. Nasıl bir analiz olduğunu bilmiyorum. Bir çocuk geldi ve “Benim okulda mücevher tasarımcısı olacağım çıktı” dedi. Böyle bir şey yok! Böyle birşey çıkaramazsınız, mümkün değil ama diyebilirsiniz ki; “Senin nesnelerle ilişkin kuvvetli dolayısıyla sen birtakım materyal tasarımları yapabilirsin. Ama bunun yanında şunları şunları da yapabilirsin. Yani gruplara ayırıp grupsal seçenekler vermek lazım.

- Çocuğa tek bir seçenek sunmak da sağlıklı değil o halde?

Evet. Tek bir seçeneğe indirmek itici olabilir. Belki mücevher tasarımı onun için hiç çekici değil. Ama nesneyle yapılacak başka bir meslek, belki arkeoloji çok önemli. Bazı insanlar özgür ruhludur. Sabit yerlerde duramazlar, mekanlar çok önemlidir. Böyle bir profil çıktığında dersiniz ki, arkeoloji de senin için bir seçenek olabilir. Bir sürü şey söylenebilir; ama bunları gruplayıp sunmak lazım, tek bir seçenek asla olmamalı. ortaokulların tatil olacağını ifade etti.


aşa kadarki dönemde zekanın merak alanlarının, zihinsel süreçlerin gelişimini araştırıyor. Bizim esas hareket noktamız bu oldu.
ilgili bizim iki tarz çalışmamız var. Biri, anne-baba danışmanlığı dediğimiz konunun altında ergenlerle çatışmaların çözümüne yönelik bir danışmanlık veriyoruz. Burada ergenle değil, ergenin anne-babası ile çalışıyoruz. Ergenlik dönemini anlatıyoruz, çıkabilecek sorunlar ve çözüm yollarıyla ilgili bilgi veriyoruz.

17 Nisan 2013 Çarşamba

PREMATÜRE ANNESİ OLMAK

Yer: Hastane asansörü... Tarih: 6.3.2012 (doğumdan 1 gün sonra) Konu: "Bu kadın doğuma giderken neden bu kadar ağlıyor. Vah yavrum korkuyor mu? Ah canım sancısı mı var?" Gerçek: Erken doğum yapan bir anne sadece bebeğine dokunmak ve onu emzirmek istiyor!

Her anne, hamileliği boyunca bebeğini kucağına almak için sabırsızlanır. Hatta kimine göre geçmez o sağa sola dönülen geceler. İşte o bekleyişin epeyce başında, öyle pat diye, aniden, plansız, kat kat endişelerle doğuma gitmektir prematüre annesi olmak.

Bebeğini 35 haftalık dünyaya getiren bir anne olarak elbette şanslıydım. Daha erken doğan bebekleri düşünürsek... Ancak doğar doğmaz kollarıma alamamak, canından can olan en değerli varlığına dokunamamak ve emzirememek olsa olsa kabus olmalıydı.

Yoğun bakım ünitesinin ne menem bir dünya olduğunu en çok prematüre anneleri bilir. Bazen günler, bazen haftalar, hatta aylar süren bekleyişlerin sonunda bebeklerini evlerine götürebilen anneler... Her gün günde iki kere kapısında sıra bekleyen, sağdığı sütünü yavrusuna getiren anneler... Başka bir anne bebeğini görebilsin diye yavrusuyla buluşmasını erken bitirmek zorunda kalan anneler... "Bugün bebeğine dokunabilirsin" dendiğinde yüreği göğsüne sığmayan anneler...

BU BİR SABIR DERSİ OLMALI!
Erken doğum benim ve tecrübe eden annelerin sabırlarını sınamaları için en büyük ders sanırım. Sizin dokunamadığınız bebeğinize bir başkasının dokunması, onu beslemesi, siz sancılar içinde sağdığınız iki damla sütü bebeğinize taşırken size "Bu kadarcık mı?" denmesi, emzirirken o küçücük bedenle yalnız kaldığınızdaki çaresizlik ve tarif edilmez mutluluğun sadece dakikalara sığması... Emzirme alıştırmaları... İlaçlardan halsiz düşen bebeği emzirmenin ne kadar maharet gerektirdiğini anlamak...

Prematüre bir bebek annesi olarak bebeğinin sağlığı için daha çok endişelenerek başlayan bir hikayenin içinde buldum kendimi. Bebeğini çevreden, hatta kendimden bile sakınmak zorundaydım. Bu durumun psikolojik yükü ise oldukça ağırdı.

Prematüre annesi olmak; bebeği ile arasında cam bir kuvözün, ilaç kokusunun, hortumların, sterilizörlerin, bip seslerinin, dakikaların, hemşirelerin ve daha pek çok engelin olduğunu görmek, ancak bütün bunlara ses çıkaramamaktır.

Bu zor süreçte gözlemlediğim yanlışların başında, erken doğum yapan annelerin bebeklerini emzirememesi ve bu konuda gerekli desteğin annelere sağlanmaması geliyor. Yurt dışında pek çok hastanede uygulanan anne kucağında kanguru bakımı da genellikle ülkemizde uygulanmıyor. Bu konuyu kendi doğum yaptığım hastanenin yenidoğan yoğum bakım servisinde dile getirdiğimde gördüğüm tepki ise beni oldukça şaşırtmıştı. Oysa, normalden daha da büyük endişeler yaşayan prematüre annelerinin bebek bakımı, emzirme gibi konularda güven verilerek desteklenmesi hayati önem taşıyor.

Kanguru bakımı hakkında bilincin artması, belki ülkemizdeki hastanelerin yenidoğan ünitelerinde de bu yöntemin uygulanmasına vesile olur.

16 Nisan 2013 Salı

HANGİ YAŞTA, HANGİ OYUNCAKLA OYNAMALI?


Çocuğun yaşı ve gelişimi oyuncak seçiminde çok etkili! Farklı gelişim basamaklarında farklı oyuncaklarla oynaması gerekiyor. Çocuğun gerek kas gelişiminin gerekse sosyal gelişiminin anahtarı oynadığı oyuncak olabiliyor.

Çocuk için oyuncağın önemi tahmin edilenden çok daha fazla. Oyun ve oyuncak, çocuğun fiziksel ve zihinsel gelişiminin sağlıklı olmasının yanı sıra kendini ve çevresini tanımasında da çok etkili. Bu durumda oyuncak seçimi de bir o kadar önemli ve dikkat gerektiren bir konu.

Oyuncak seçmeden önce çocuğunuzun yaşının özelliklerini ve gelişimini çok iyi bilmelisiniz. Çocuğunuzun gelişimine uygun ve onun gelişimine destek olacak bir oyuncak, ona vereceğiniz en değerli armağan olabilir. O halde, oyuncakçıya gitmeden önce yaşına göre ne tür oyuncaklarla oynaması gerektiğine bir göz atalım…

0-6. AY
Yeni doğan bebekler genellikle kendi bedenleri ile oynarlar. Bebek elini, kolunu sallayarak, açıp kapayarak, ayağını ağzına götürmeye çalışarak ve parmaklarını emerek kendi kendine eğlenir. Bebeğiniz renk, ses ve şekillere karşı da oldukça hassastır. Bu yüzden ilk aylarda bebeklerin oyuncaklarını görsel ve işitsel duyulara hitap eden oyuncaklardan seçmeniz gerekir. Bu dönemde bebeğin yatağının üzerine asılan ya da yatağının kenarına tutturulan, hareket eden, ses çıkaran renkli oyuncaklar seçilmelidir.

Bebeğin ilgisini çekecek oyuncaklar; kolayca görülecek siyah - beyaz gibi kontrast renkler içeren oyuncaklardır. Oyuncak hareketli ise ya da hareket ettiriliyorsa onu izleyecekleredir.

4. ayından itibaren gelişen kas kontrolü ve hareket kabiliyeti cisimlere uzanmaya başlamasına neden olacak ve artık oyuncakların öğrenme sürecine etkisi daha da artacaktır.

Bilindiği gibi henüz çok küçük olan bebek bu aylarda yumuşak cisimlerle temas halinde olmalıdır. Hareket kontrolü ve kabiliyeti henüz çok gelişmediğinden ona zarar verebilecek sert, köşeli, ağır ya da sivri oyuncaklar yerine, yumuşak küpler, çıngıraklar, yumuşak hayvan oyuncaklar, diş halkaları, kırılmayacak aynalar tercih edilmelidir.

 6-12. AY
Artık çocuğunuz oturabildiğine göre farklı mekanlarda oyunlar oynayabilecek. Çocuğun oturmaya başladığı aydan itibaren, elinde tutabileceği ve avucuna sığabilecek esnek plastikten, yumuşak kauçuktan yapılmış, çok büyük veya küçük olmayan bebekler, hayvanlar, renkli halkalar tercih etmelisiniz.

Bu aylarda çocukların ilgisini çekecek başka bir oyuncak ise üzeri resimli veya zilli çıngıraklardır. Hareket ve sesi birlikte oluşturması çıngırakları bütün bebekler için cazip kılar. Neden - sonuç ilişkisini görebileceği aktivite kutusu tarzı oyuncaklar da faydalı olacaktır.

Bebeklerin diş çıkarması nedeniyle oluşan kaşıntı onu rahatsız ve huysuz yapabilir. Sağlıklı malzemeden üretilmiş, emniyetli ve bebeğin sağlığı için zararlı etkiler yaratmayacak diş kaşıyıcısı veya plastik halkalar da bu dönemde seçilebilecek oyuncaklar arasındadır.

Bu dönemde bebekler emeklemeye ve yürümeye başladıkları için, tercih edilebilecek en iyi oyuncaklar atıldığında ya da düştüğünde kırılmayan fakat ses çıkaran renkli ve şekilli toplardır.

Yeni yürümeye başlamış çocuklar için itme ve çekmeyle gidebilen tekerlekli hayvanlar, otomobiller, trenler, çarpıp geri dönen oyuncaklar tercih edilebilir. Kendi gücünü kullanmayı yavaş yavaş öğrenebildiği bu hareketli ve öncekilere göre daha detaylı oyuncakları çocuklar da çok severler.

8. ve 10. aylar arasında parmaklarla objeleri tutması gelişeceğinden bloklarla ve küçük objelerle oynayabilir.

Yaklaşık bir yaşındaki bebeklerin ilgilerini çeken oyuncaklardan biri de “dökme-doldurma” oyuncaklarıdır. Büyük renkli şekiller ve bunların içerisine atıldığı bir kutudan oluşan bu oyuncaklar başta çocuğun ilgisini çekmesine rağmen, çocuk tarafından uzun süre oynanmaz ve kısa zamanda bir kenara atılabilir.

Banyoda keyifli zaman geçirmesini istiyorsanız, çocuğunuza yüzen basit oyuncaklar alabilirsiniz. Bu dönemde boyama ve renklerle daha haşır neşir olabilir. Kalın pastel boyalar ilgisini çekecektir.

12-24. AY
Artık çocuğunuz yürüyor ve söylediklerinizi daha çok anlıyor. Bu dönemde daha karmaşık oyuncaklar ilgisini çekecek ve oyuncaklarıyla daha çok oynayacaktır. Talimatlarınızı anlayacak ve yerine getirecektir. Bu dönemde oyuncak hayvanlara çok ilgi duyar ve hayvan resimli kitaplardan ona havyaları gösterip öğretmeniz çok faydalı olur.

Yürümeye başlamasıyla bir odadan diğerine geçmesi kolaylaşır. Bu nedenle yürüteçler, üstüne binilen oyuncakların yanı sıra; itilebilen, çekilebilen, itildiğinde ses çıkartan, müzik çalan otomobiller, tekerlekli veya yumuşak tüylü hayvanlar en çok tercih edilen oyuncaklar arasındadır.

18. aydan itibaren keşif ve icatlar çocukların dünyasında önemli bir yeri olması nedeniyle, bu dönemde farklı boyutlardaki bloklar, kutular ve şekiller çocuğun inşa etmesi ve birleştirmesi için en uygun oyuncaklardır.

1 yaş dolayında, bebek etrafındaki aktiviteleri taklit etmeyi sever. Hayali oyunları destekleyecek basit bebekler, eski giysi ve şapkalar verilebilir.

Bu dönemde tercih edilebilecek diğer oyuncaklar ise; yumuşak bebekler, oyuncak telefon, müzik aletleri, oyuncak araba ve kamyonlar, resimli kitaplar, oyuncak mutfak eşyalarıdır.

2-4 YAŞ
Çocuğun hayal gücünün gelişmesi ile birlikte çevresindekileri taklit etmeye ve dramatize etmeye yönelik oyunlar oynamaya başlayacağı bir dönemdir. Çocuğun gözlem gücünü ve olayları kavrayışını arttıran oyuncaklar tercih edilmelidir.

Bu nedenle, bu dönemdeki çocuklar için en uygun oyuncaklar onların dramatik oyunlarında kullanabilecekleri bebekler, çeşitli kuklalar, oda takımları, mutfak malzemeleri, marangozluk, temizlik malzemeleri (kürek, süpürge), bahçe aletleri (çapa, tırmık, kürek), hayvan seti, doktor araç gereçleri ve oyuncak tren ya da kuaför seti gibi değişik alanları taklit edebilecekleri oyuncaklar olacaktır. Oyuncak telefonu ile konuşur, mutfakta yemek pişirirmiş gibi yapar, basit sanatsal faaliyetlere başlayabilir.

2- 4 yaşlarında denge ve hareket kabiliyeti çok geliştiğinden daha karmaşık oyuncaklarla oynayabilir. Üç tekerlekli bisiklete binebilir, oyun bahçesindeki çoğu gereçle oynayabilir. Bu dönemde sallanan at, pedallı araba, tekerlekli bisiklet, yük arabası ve salıncak seti en uygun oyun malzemelerindendir.

Tahta bloklar, legolar, giydirip soyabileceği bebekler, yap-bozlar, tebeşir, pastel boyalar, parmak boyaları da çocuğunuzun oynamaktan zevk alacı oyuncaklar arasındadır.

4-6 YAŞ
Çocuğunuzun sosyal hayatı bu dönemde oldukça gelişir, arkadaşları olur ve sosyal çevresi önem kazanmaya başlar, paylaşmayı, sıra beklemeyi, grupla oynanan oyunlara katılmayı öğrenir. Açık havada oynanan oyuncak ve oyun parkları daha çok ilgisini çeker.

Bu yaşlarda çocuklar açık hava oyunlarının yanı sıra masa başında oynanan oyunlar ve yapılan el işlerinden de büyük zevk alırlar. Boyama, kesme, yapıştırma, resim yapma, artık materyallerle şekiller yapma ve parçalı bilmeceleri birleştirmeyi çok severler. Bu dönemde çocukların algılama, hatırlama, parçalara ayırıp birleştirme, yanılma, düzeltme, yeni yorumlar ve çözümler getirme yetenekleri de gelişir.

Özellikle 5 yaşında masa başı etkinliklerinde kalemler, kağıtlar, boyalar, bloklar, boya fırçaları, tutkal, makas, düğmeler, boncuklar ve ayrıca eşleştirmeli oyuncaklar, resimli dominolar, resimli tombalalar ve resimli küpler, yap-bozlar ve el becerilerine yönelik hemen her türlü aktivite malzemesi ilgilerini çeker.

Hayali oyunların ve taklit gücünün doruğu 6 yaş döneminde evcilik, doktorculuk oyunları ve bu döneme uygun bebekler, marangozluk aletleri, kuklalar, temizlik ve mutfak setleri, bahçe aletleri, hayvan setleri, çocuklar tarafından en fazla tercih edilen oyun malzemeleridir.

Çocuğunuzun gelişen fiziksel ve sosyal yanı onu açık alanlara ve bedensel olarak daha aktif olacağı oyunlara yönlendirir. Top oynamak, ip atlamak, tırmanmak, yüzmek, koşmak, halka çevirmek, frizbi oynamak gibi bedensel hareketlerden ve açık hava oyunlarından çok fazla hoşlanırlar. Bu nedenle ona açık havada kullanabileceği ip, top, kızak, kayak, halka, ip merdiven, bisiklet ve paten gibi oyun malzemeleri alabilirsiniz.

10 parça ve üstü yapbozlar, kuklalar, giysiler, basit kutu oyunları, sanatsal faaliyetler için materyaller de seçebileceğiniz oyuncaklar arasındadır.

Okulöncesi dönemdeki çocuklar becerilerini ortaya çıkaracak dama, satranç, basketbol, bisiklet gibi oyun materyallerini; daha sonraki yaşlarda da sinema, tiyatro, televizyon izleme ve spor yapma gibi yetişkin aktivitelerini tercih ederler. Ayrıca okulöncesi dönemi çocukları değişik okuma materyallerinden de hoşlanırlar.

Okul çağıyla beraber kitap okumaya başlayan çocuk kalem-kağıt faaliyetlerine de yönelir. Okula gitmeye başlayan çocuk oyuncaklara olan ilgisinde bir şey kaybetmez. Yapı ve montaj oyuncakları (lego seti, daha ileri düzeyde yap-bozlar, deney setleri, mıknatıslı çubuklar) tercih edilebilir.


12 Nisan 2013 Cuma

MUTLU VE BAŞARILI BİR OKUL HAYATI MÜMKÜN


14 yıldır devlet okulları ve özel okullarda, eğitim sisteminin müfredat çıkmazına kendini kaptırmadan yepyeni çözümler getirebilmiş cesur bir eğitimci Filiz Yıldırım... Farklı ve “verimli” bir eğitim sistemi oluşturan ve bunu sadece okul öğretimine değil hayatın kendisine uyarlayan bir ekol adeta... Kendisi ile eğitim sistemini ve anne-babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini konuştuk.

- Uzun yıllar devlet lisesi, özel okul ve dershane gibi çeşitli eğitim kurumlarında eğitimcilik yaptınız. Bu süreçte, eğitim sisteminde ve kullanılan yöntemlerde ne gibi eksik ve yanlışlara tanık oldunuz?
Belli cümleler var. Ezber cümleler... Onların üzerinden gideyim. Birincisi ve en büyük yanlış: “Her çocuk aynı şekilde öğrenir!” Yani öğretmen; “Zeki çocuk vardır, zekası geri çocuk vardır. Bir öğretmen dersi işler, konuyu kendi yöntemleri ile anlatır. Zeki olan anlar ve sınavdan 100 alır ama diğer öğrenci kadar zeki olmayanlar düşük puan alır. Düşük not alanların daha çok çalışması lazım” diye düşünür. “ Ders herkese aynı şekilde anlatılır ve sonuçlardan öğrenci sorumludur.” En büyük yanlış bu! Artık sorumluluğu çocukların omuzlarından alıp, öğretmenlerin kendi omuzlarına koyması gerekiyor. Burada aile var, öğretmen var ve  çocuk var. Üçünün sorumluluğu paylaşması gerekiyor. Genelde veli toplantılarında anne, babaya -eğer işler yolunda gitmiyorsa- öğretmen tarafından şikayetler yağar; yok derse kendini vermiyor, geç geliyor, şunu yapmıyor, ödevlerini yapmıyor, çok dağınık gibi... Burada anne  baba tarafından öğretmene sorulması gereken önemli bir soru var: “Peki siz bu durumda ne öneriyorsunuz? Yani çözüm için sizin öneriniz nedir?” Bu soruyu sormanız gerekiyor. Yani sorumluluğu biraz da öğretmene yüklemek gerekiyor, ama burada kantarın topuzunun da kaçmaması lazım. Eğer özel okulsa bazı anne babalar da; “Okula gönderiyorum, şu kadar da para ödüyorum, ders çalışma alışkanlığını da öğretmen verecek, yok disiplinli olmayı da öğretmen verecek” gibi bir anlayış var. Sorumluluğu bir başkasına atmak gibi bir yanlış yapılıyor. Öncelikle herkesin elini taşın altına koyması gerekiyor.

EĞİTİM SİSTEMİ ÇOCUĞUN RUHSAL DURUMU İLE İLGİLENMİYOR
İkinci yanlış ise: İnsan; beden, zihin ve ruh olarak üç parçadan oluşan bir bütün. Genel eğitim sistemi sadece fiziksel ve zihinsel gelişime hitap ediyor. Yani matematik dersi ile çocuğu zihinsel olarak geliştirmeye çalışıyor. Ruhsal kısmıyla ilgilenmiyor eğitim. Yani, “Çocuk bu bilgiler karşısında ne hissetti? Bunu hayatına ne kadar yansıtabildi? Daha önceki bilgileri ile nasıl ilişkilendirebildi?” bunlarla ilgilenmiyor. Sistem, öğretmeni bir verici, öğrenciyi de bir alıcı gibi değerlendiriyor ve öğretme işlemini mekanik bir işlemmiş gibi görüyor.

“Çocuk okulda kendini nasıl hissediyor? Öğrenmeye hazır mı? Öğrenmek istiyor mu?” Bu sorunun cevabı: “Hayır!” Buraya gelen çocuklarla hep çalışıyoruz ve ilk sorduğumuz soru bu: “ Okulu seviyor musun? En çok sevdiğin ders hangisi?” Hayır, okula gitmek istemiyor ki çocuk. “Sevdiğim ders yok” diyor. Şimdi böyle bir algıyla, bir çocuğun 12 yılını okulda geçirdiğini düşünün...

ÇOCUKLAR OKULU HAPİSHANE GİBİ GÖREBİLİYOR!
- İşkence gibi...
Okul tam tersi zarar veriyor çocuğa. Gitmese belki daha iyi. Bu anlamda çocuklar okulu hapishane gibi görüyorlar. Dolayısıyla, çocuğu bu algıdan kurtarmak lazım. Yani, çocuğu getirmeye çalıştığımız nokta şu: “Öğrenmek keyiflidir. Hayat öğrenmenin kendisidir zaten. Öğrenmek deneyimlemektir. Hayat bir öğrenme yolculuğudur ve hiç bitmez... Okul bunun sadece bir yönüdür.

- Peki bu iki büyük yanlış dışında başka neler oluyor? Çocuğun mutlu bir eğitim almasını neler engelliyor?
Ders deyince çocuğun tüyleri diken diken oluyor. Ve eğitim sistemi bilinç düzeyinde bir şeyler yapmaya çalıştıkça, bilinçaltında şöyle mesajlar veriyor: “Bu konuyu kafana yerleştir, sınavda yaz, 100 al ve sonra unut!”

- Yani geçici bir öğrenme hali empoze ediliyor çocuklara?
Evet, yap ve sonra unut! Bir önceki yıldan sorumlu değilsin. İki yıl öncekinden hiç sorumlu değilsin. Yani hayatı böyle saçma sapan bölümlere ayırmış durumda eğitim sistemi. Çıkış noktası kötü niyetli değil. Yani bir programlama, bir müfredat var... İşi kolaylaştırmak için geliştirilmiş bir şey, ama bu müfredata da hapsolmuş bir eğitim sistemi ile karşı karşıyayız. Öğretmen diyor ki; “Benim bunlarla ilgilenecek vaktim yok. Çünkü ben konu yetiştirmeye çalışıyorum.” Çocuk anlıyor mu, anlamıyor mu, bu sırada düştü mü, yaralandı mı?.. Tüm bunlarla ilgilenemiyor öğretmen. Çünkü öğretmenin de tepesinde ona bu konuları yetiştir, diyen bir sistem var.

EĞİTİMDE BÜTÜNSEL YAKLAŞIM ŞART!
- Kendi yönteminizi, yani “Totus Eğitimi” nasıl ortaya çıkardınız?
Ben 14 yıldır öğretmenim. En son üstün zekalı çocuklara özel bir okulda ders vermeye devam ediyorum. Kişisel gelişimim ve kendimle ilgili aldığım tüm eğitimleri sınıfta uygulamaya başladım. Yani ders müfredatının içinde çocuklarla bunu paylaşmaya başladım. Onlar da bu tür deneysel çalışmalara çok açık çocuklar. İnanılmaz sonuçlar verdi. Birincisi: Ben hiç olmadığı kadar çocukla özel bir ilişki kurmaya başladım, paylaşmaya başladım. Ve yaptığım dersin ders bittikten sonra koridorda, yemekhanede ya da diğer derste devam ettiğini gördüm. Yani çocuk benim dersimde müfredatın hapsolmuşluğundan kurtulup, gerçekten öğrenmeye ve deneyimlemeye ve bunun için istek duymaya, bu işten keyif almaya başladı. Sonra ben dedim ki, “Bu bir tek benim dersimde olmamalı, bütün disiplinlerde olmalı. Nasıl olabilir?” diye düşünürken Totus ortaya çıktı. Totus, latince bütünsel demek. Yani fiziksel, zihinsel ve ruhsal yanları kapsayan bir eğitim anlayışı demek. Bunun içine ailenin katılması kendiliğinden oldu. Çünkü geleneksel eğitimdeki en büyük yaralardan biri de şu; anne babanın veli toplantısına gelip bütün bilgileri öğrenip sonra eve giderek çocuğu köşeye sıkıştırması.

AİLEYİ İŞİN İÇİNE KATMAK GEREK!
- Oysa, tam tersi birlikte çözüm üretmek gerekmez mi?
Evet, birlikte çözüm üretmek yani aileyi işin içine katmak gerek. Bunu bir okul formatında gerçekleştiremediğim için böyle bir merkez açmayı tercih ettim. Çocuk buraya geldiğinde önce ona bir test uyguluyoruz: “Öğrenme Stili Belirleme Testi”. Yani çocuğun kanalları neler? Önce bunu belirliyoruz. Sonra, çocukla çalışmaya karar verdiğimizde anne-babaya diyorum ki, “Sadece çocuk değil siz de buraya kayıt yaptırıyorsunuz. Biz çocukla belli periyotlarda çalışacağız, ancak ihtiyaç duyduğumuzda -bu 4-5 seansda bir oluyor genelde- sizi de davet edeceğiz buraya. Belki sizinle tek başınıza, belki grup olarak, ihtiyacımıza göre tamamen esnek bir takım seanslar yapacağız. Buna “Evet” diyorsanız biz sizinle çalışacağız.” Çünkü sadece çocukla çalışmak hiçbir şey ifade etmiyor. Anne baba ile çalışırken de olay şu; “Bu çocuk dağınık, çok yaramaz, dikkat etmiyor” diye şikayet etmiyoruz. Anne bunları zaten biliyor ve zaten bunlarla savaşıyor.

Biz şunu söylüyoruz: “Siz 10 yıldır bu çocuğun annesisiniz ve bu sorunları yaşıyorsunuz. Siz kendinizi nasıl hissediyorsunuz?” Annenin de problemi var bu noktada. Bu onun da tercih ettiği bir şey değil. Bu defa anne çözülüyor. “Ben böyle olmasını istiyorum. Karşılaştırıyorum başka çocuklarla” diyor anne ve böylece başka bir döngü başlıyor. Annenin ve babanın evde kendini iyi hissetmesi gerekiyor. O zaman bu iyilik çocuğa yansıyor. Bu anlamda da “Öğrenci Merkezli Aile Koçluğu” dediğimiz şey ortaya çıkıyor. Çözüm üretirken anne babadan da yardım alıyoruz: “Biz çocuğun ders çalışması için şöyle bir strateji geliştirdik. Siz ne dersiniz işe yarar mı? Daha önce denediniz mi bu yöntemi?” diye soruyoruz.

ÖĞRENMEK PEKALA KEYİFLİ OLABİLİR, OLMALIDIR DA...
- Uyguladığınız bütünsel eğitim, hangi yöntemleri bir araya getirdi ve nelere öncelik tanıyor?
Bizim için akademik anlamda ders, son yapılacak iş. Biz dersle başlamıyoruz. Öncelik çocuğun öğrenmeye hazır olması. Eğer gerekiyorsa tabii. Çocuk zaten buna hazır da olabilir. Eğer çocuk hazır değilse birebir seanslar yapıyoruz; oyunla, sanatla terapi ve duygusal özgürleşme teknikleri gibi... Öğrenmeye engel travmaları varsa, travma çözücü bir takım psiko-teknikler kullanarak çocuğun öncelikle, özgüvenli ve pozitif bir ruh haline sahip olmasını sağlıyoruz. Ondan sonra akademik olarak hangi dersten desteğe ihtiyacı varsa o derse başlıyoruz. Yani öncelik çocuğun öğrenmeyi talep etmesi.

Tabii bir de öğretmen faktörü var. Öğretmen ne durumda? Herkesin koşarak öğrenmeye gitmesini istiyorsak, öğretmenin de aynı ruh durumunda olması gerek. Bu nedenle öğretmenlerle de çalışmalar yapıyoruz. Oradaki slogan da, “ Öğretmek artık çok keyifli”

Bakın burada da keyif var. Keyif yoksa, içsel motivasyon yoksa orada işler görev icabı yürüyor demektir. Ama görev icabı bankada işler yürüyebilir, ancak okulda yürümez.

ANNE BABALIK BİR HİZMET ASLINDA...
- Sağlıklı bir başarı için sizce nasıl bir yol izlenmeli? Hem başarılı, hem mutlu öğrenciler nasıl yaratılabilir?
Bu soruyu anne babalar açısından yanıtlayabilirim. Anne babalar çocuk dünyaya getirirken bir bebek dünyaya getireceklerini zannediyorlar. O ilk 1 yıla odaklanıyorlar belki. Ama dünyaya çocuk getirmek, bir proje gibi ele alınması gereken bir şey. O çocuk dünyaya geldikten sonra nasıl bir hayat planlıyorsunuz? Evet ilk yıl bebek, sonra okul, sonra ergenlik, sonra bir yetişkinlik dönemi... Yani, uzun vadede aileye yeni bir birey katmak ne anlama geliyor sizin için ve bu konuda beklentileriniz neler? Uzun bir süre çocuk size muhtaç. Bakmanıza, doyurmanıza, ilginize, bir süre sonra paranıza muhtaç. Yani anne babalık, bu boyuta gelmiş bir ruha 18 yaşına kadar yardımcı olmak aslında, bir hizmet yani... Ama anne-babalar öyle düşünmüyorlar. “Çocuk sahibi olmak”tan söz ediyorlar. Daha da kötüsü kendi beklentilerini ve hayallerini gerçekleştirememiş bir kadın ve bir erkek, bir çocuk dünyaya getirip onun üzerinden var olmaya çalışıyor. Buna çok sık rastlıyoruz. Ve kendi beklentileri ve kendi egoları altında ezdikleri bir çocukla karşı karşıya kalıyoruz. Eğitimli anne-babalar (akademik eğitim) “Benimsin” duygusunu çok daha rafine bir şekilde veriyorlar çocuğa. Bu daha tehlikeli. Çünkü eğitimsiz olan doktor olmasını ya da mühendis olmasını istediğini söylüyor, çocuk da buna karşı bir tercih yaparak ya kabul ediyor ya da reddediyor. Eğitimli anne-babalar bu hissi daha alttan, gizli mesajlarla veriyorlar ve çocuk bu sefer kendi içinde çatışmaya başlıyor. Örneğin; çocuk “Ben tıp okumak istiyorum” diyor. Ama bakıyorsunuz, çocuğun hiçbir özelliği buna uygun değil. Yani bilinç ve bilinçaltı çatışması yaratılıyor çocukta.

“İŞLER KÖTÜ GİTTİĞİNDE TOPU TACA AT!”
- Çocuğu mutsuz eden bir eğitim anlayışı gelecekte ne gibi sorunları beraberinde getirebilir?
Okul bittiğinde bütün kitaplarını yakan çocuklar var. Üniversite bittikten sonra hiç kitap okumadığını söyleyen insanlar var. Yani bu eğitim bu insanlara zarar vermiş. Hiç gitmeseydi daha iyiydi. Öğrenmekten nefret eden, yeniye açık olmayan, kendisine düşünsel anlamda bir kutu yaratmış ve o kutunun içinde yaşayan bireyler üretiyoruz. Yani eğitim sisteminin doğruları ve yanlışları var; doğruyu yapan içeri girebilir ama yanlış yapan dışlanır. Bütün toplumsal çatışmalar bu eğitim sisteminin ürünü. Anlamak, empati kurmak, sevmek, bir işi yürrekten yapmak, tüm enerjinle bir şeye katılmak... Bunları öğretmiyor eğitim sistemi. Yani sorumluğu sadece öğrenciye yükleyen bu eğitim sisteminden, anne ve babadan şunu öğreniyor çocuk: “İşler kötü gittiğinde topu taca at!” Nasıl ki öğretmeni düşük notlar yüzünden öğrenciyi suçluyorsa, çocuk da ileride çalışmaya başladığında işler kötü gittiğinde; “Eleman suçlu, patron suçlu, sistem suçlu, Türkiye zaten böyle bir memleket, bu memlekette ne olur ki...” gibi sürekli şikayet edecek ve mızmızlanacak. Çözüm üretmeyen ve suçu başkalarına atan bir insan tipi çıkıyor ortaya. Yani taşın altına elini atabilen, deneyip yanılmayı göze alan cesur insanlar üretmiyor sistem.

DOĞRU OKULU SEÇMEKTEN ÇOK ÖĞRETMEN SEÇMEK ÖNEMLİ
- Peki ya veli öğretmen ilişkileri hakkında neler söyleyeceksiniz?
Öğretmeni “suçlamak”  hiç bir işe yaramaz, işleri daha kötü yapar. Beğenseniz de beğenmeseniz de -özel okul ya da devlet okulu- sizin çocuğunuzun öğretmeni. Ve sizinle kurduğu ilişkiden aldığı duyguyu götürüp çocuğunuza yansıtacak. Yani öğretmenle konuşurken çocuğunuzun öğretmeni ile konuştuğunuzu unutmayacaksınız. Çocuğunuza ne yansıtmasını istiyorsanız, onu vereceksiniz öğretmene. Örneğin; “Benim çocuğum ödülden hoşlanıyor. Benim çocuğum olumlu cümlelerden hoşlanıyor. Lütfen bunları söyleyin” diyeceksiniz ya öğretmene; hiç bir işe yaramaz. Onu öğretmene siz uygulayın. Yani çocuğunuzun neye ihtiyacı olduğunu düşünüyorsanız, bunu öğretmene birebir siz yaşatın. O da gidip ona yansıtacak aynı şeyi. “Bana bu konuda ne yapmamı önerirsiniz?” ya da “Birlikte ne üretebiliriz?” daha doğru cümleler. Bunlar her öğretmende işe yarar mı? Hayır, bazen çok zor durumlarla karşılaşılıyor. Orada da fazla ısrar etmemek gerekiyor belki.  Özellikle ilk 5 yıl, okul seçmekten çok öğretmen seçmek önemli.

Örneğin; bir özel okuldaki öğrencimizin öğretmeni, bir çocuğumuzun annesine ilaç önermiş. Ve demiş ki, “Sınıf 20 kişilik ve 13 öğrenci ilaç kullanıyor ve gayet iyiler. Siz de kullanın!” Yani 20 kişilik sınıfın 13 öğrencisi ilaç kullanıyor ve bunu öğretmen teşvik ediyor. Çünkü hareket etmeyen, uslu, dinleyen çocuklar istiyor.

- Bu çocuklar dersi dinliyorlar mı, yoksa uyuyorlar mı bu da başka bir konu...
Uyuyorlar! Bitkisel hayattalar. Ama annemiz bilinçli olduğu için “Kesinlikle ilaç kullanmayacağım” deyip başka çözümler aradı ve buraya geldi. Şimdi burada çocukla haftada bir çalışıyoruz. Öğretmeniyle irtibat halindeyiz. Ama bu emek isteyen bir iş. Bir çok anne-baba çocuğa bir hap verip rahat etmeyi tercih ediyor. Bu çözüm değil. Çünkü çocuk bu ilaçlara bağımlılık geliştirdiğinde çözümü olmayan daha büyük sorunlar yaşanabiliyor. Dolayısıyla, şimdi çocuğa yatırım yapmak lazım. Zaman ve emek harcamak lazım.

ÇOCUK, ANNE BABAYI KİŞİSEL GELİŞİM YOLCULUĞUNA ÇIKARAN BİR HEDİYE!
- Gerçek eğitimin ailede başlayıp yine aile ile devam ettiği konusu var bir de... Uzmanlar ailenin önemine dikkat çekiyor. Çocuk okulda iyi bir eğitim alsa bile ailesinden bunu destekleyen ya da bunun devamını getirecek bir destek göremediğinde, okula ve öğrenmeye karşı tepki duyduğu ve hatta okuldan soğuduğu söyleniyor. Bu sistemde veli, öğretmen ve öğrenci arasındaki ilişki nasıl dengelenebilir?
Bunun ilk başladığı nokta anne-baba okulu. Yani daha anne-baba olmadan önce bunun eğitimini almak... Çok klişe bir laf ama; “Her şeyin ehliyeti var, okulu var. Anne babalığın yok!” Gerçekten de yok. Çünkü anne-babalık çok farklı... Bir çocuk yetiştirmek gerçekten uzmanlık isteyen bir şey. Maalesef biz çocuğu dünyaya getiriyoruz, ondan sonra da deneye yanıla, yanlışları gördükçe onlardan vazgeçmeye çalışarak bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. İşte, çocuk 5-6 yaşına geldiğinde yuva ile anaokulu ya da okulla tanışıyor. Ama bu süreçte yapılan yanlışlar çocuğa kazınıyor. Yani geriye dönüşü olmayan bir takım hasarlar yaratabiliyoruz çocuklarımızda. Bu anlamda anne babaların çocuk için değil, kendi kişisel gelişimleri için eğitime açık olmaları çok önemli. Çocuk bir vasıta. Aslında çocuk, ebeveyn için, onları kişisel gelişim yolculuğuna çıkaran bir hediye. Anne gelip, “Zor bir çocuğum var” diyor mesela. Ben diyorum ki, “Ne kadar şanslısınız. Sizi zorlayan, sizi öğrenmeye, gelişmeye, kabul etmeye, hayata kolları açmaya zorlayan bir çocuğunuz var. O olmasaydı yerinizde sayıyor olacaktınız.” Çocuklar bu anlamda gerçekten misyon sahibi olarak geliyorlar dünyaya.

- Bu yaklaşımınız gerçekten de çok hoş. Yani annelik ve babalık yeni bir okula giriş gibi bir şey?..
Kesinlikle. Anne hamile kaldığı anda böyle bir okula giriyorsunuz gerçekten. Bir de öyle bir şey ki; vazgeçme şansınız yok! Yani çok ciddi bir okul: Başka bir okul olsa beğenmedim, zorlandım diye bırakabilirsiniz. Ama 5 yaşına gelmiş bir çocuk anneyi çileden çıkardığında annenin bildiği hiçbir çözüm işlemediğinde, anne yaratıcı olmaya,  onu kabul etmeye, her şeye rağmen ona sarılmaya ve çözüm üretmeye zorlayan bir okulun içinde. Bu anlamda gerçekten çok zorlayııcı ama çok da geliştiren bir okul, “anne baba okulu.”

- Günümüzde çocuklar çocukluklarını yaşayamıyorlar. Okul, dersler, dersaneler, ve velilerin çocuktan beklentileri çok yüksek. Ve beklentiler arttıkça da çocuk potansiyelinin çok daha altında bir verim gösteriyor. Kendine ve oyuna ayırdığı zaman azaldıkça depresyona giriyor. Tam bir kısır döngü. Bu nedenle spor yapan, ve çocukluğuna zaman ayırabilen çocuğun daha başarılı olduğunu düşünüyorum.
Evet, kesinlikle böyle... Spordaki disiplin hayatlarına yansıyor. Hani kısır döngü dediniz ya, çocuklar belki daha anaokulundan itibaren bu döngünün içine giriyorlar. Daha ilkokul 1. sınıfta hızlı okuma kursuna gidiyor çocuklar. Çünkü anne; “Onlar gidiyorsa benimki geri kalmasın. Benimki de gitsin” diyor. Yani daha 1. sınıftan başladı bunlar. Dolayısı ile SBS sürecine gelindiğinde, yani çocuk 4, 5. sınıfa geldiğinde destek almadan kendi başına yürütebilir noktada olmuyor.

ARTIK YENİ ŞEYLER ÜRETMEK, KARA TAHTA MANTIĞINDAN ÇIKMAK GEREK!
- Annem ve babam, hala lisede gördükleri konuları hatırlayabiliyor. Onların zamanında dershane yoktu. Sadece okul vardı ve üniversiteyi kazanmak için özel bir çaba sarfetmelerine de gerek yoktu. Peki ne oldu, da böyle oldu?
Bizden bir önceki kuşakla şimdiki kuşağı karşılaştırırken şunu atlamamak lazım: Onlar radyo dinleyerek büyüdüler. Onlar dinleyerek büyüdüler. Dolayısı ile oradan aldıkları bilgiler onların kendi kanallarıydı. Radyo frekansı gibi. İşitsel kanala 100.0 diyelim. 100.0’dan alıyorlardı onlar da. Böylece tamam oldu. Biz televizyonla büyüdük. Şimdiki çocuklar mamalarını reklam karşısında yiyorlar, 3 yaşında bilgisayar oyunu oynuyorlar. Beyin görsele, renge, bir sürü uyarana alışıyor. Sonra biz bu çocuğu 6 yaşına geldiğinde okula koyuyoruz, TRT radyosu gibi hala 100.0’dan yayın yapıyoruz. Ama çocuk artık 100.5’te. Almıyor çocuk! Çocuk bu başka dünyaya bakıyor, bakıyor ve 10 dakika sonra hareket etmeye başlıyor. Çünkü doğasını yaşıyor çocuk. Ondan sonra da bu çocuk “hiperaktif” diyoruz. Çocuğu etiketlemek yerine, “Biz nereden yayın yapıyoruz?” diye sormalıyız. Bizim işimiz bu. Para kazanan o değil benim. Dolayısıyla, benim ona ulaşmak için yeni yollar deniyor olmam lazım. Eğitim dönüşmedi maalesef. Son 20 yılda teknolojik ve görsel anlamda inanılmaz bir dönüşüm yaşandı, ama eğitim hala aynı. Ve sadece eğitimde bu böyle. Sağlıkta öyle değil mesela. Bir hastalığınız olduğunda yeni teknolojili hastane arıyorsunuz, modada öyle, mimaride öyle ama eğitimde hala kara tahta mantığı... Evet sınıflara teknoloji geldi. Projeksiyon var, bilgisayar var ama öğretmen onun içini nasıl dolduruyor? Çünkü eğitim fakültelerinde hala aynı şeyler öğretiliyor. Bu yüzden öğretmen ne yapıyor: Tahtaya yazacağı şeyi bilgisayara yazıp duvara yansıtıyor. Yani görselden anladıkları bu?! Eğitim teknolojisi kullanılmıyor maalesef. Bu sistem annenize hitap ediyordu, çünkü o radyo dinliyordu ama şimdiki çocuklara hitap etmiyor. Yani  biz eğitimciler de artık yeni şeyler üretmek, yeni şeyler söylemek zorundayız.

FİLİZ YILDIRIM KİM?
 Totus Eğitim Merkezi’nin kurucusu Filiz Yıldırım 14 yıldır eğitim dünyasının içinde bir öğretmen. 19 Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu Yıldırım, devlet lisesi, özel okul, dershane gibi Türkiye’de ortaöğretimde faaliyet gösteren her tür eğitim kurumunda çalışmış ve eğitim sistemimizin açmazlarını birebir yaşamış bir eğitimci olarak, yıllarca çözümler üzerinde çalıştı. Dr. Judith Kravitz'ten Transformal Nefes eğitimi aldı, Hindistan Swami Vivekananda Yoga Üniversitesi'nin Yoga Öğretmenliği Programını tamamladı, Dr. İnci Erkin'den EFT eğitimi aldı; NLP, Transandantal Meditasyon, Çoklu Zeka gibi teknikleri öğrendi. Bu bilgileri öğrencileriyle paylaşarak, derslerine uygulayarak, öğrencilerinden aldığı geri bildirimlerle geliştirerek “Totus Eğitim Modeli” adını verdiği öğretim yöntemini oluşturdu. Alanında uzman ve yaratıcı öğretmenlerle, Çoklu Zeka konusunda yetkili psikologlarla bir ekip kurdu ve geliştirdiği modeli bu ekiple SBS’ye uyarladı. Üstün yetenekli öğrencilere eğitim veren TEVİTÖL’de de ders vermeyi sürdüren Filiz Yıldırım, ekibiyle birlikte Totus Eğitim Merkezi’nde ilköğretim öğrencileri için eğitime ve öğrenmeye yepyeni bir çözüm sunuyor, bu etkili yöntemle öğrencilerini başarıya ulaştırmanın keyfini yaşıyor.

11 Nisan 2013 Perşembe

ETİ SENİN, KEMİĞİ BENİM!




İlkokulun ilk günü hakkında aklımda kalan bir fotoğraf var: Annemin elinden sımsıkı tutmuş, etrafta koşturan benden tecrübeli abiler ve ablaların koşturmacalarına özenerek bakıyor ve bir o kadar da çekiniyordum ve birden şu cümle ile irkildim: "Eti senin, kemiği benim!" Annem bir yabancıya beni uzatarak bu sözleri nasıl söylerdi. Et neydi? O kemikler benim kemiklerim miydi? Kemiklerime ne olacaktı? Bu yabancı kadın bana ne yapacaktı? Neden herkes ona öğretmenim diyordu peki?!

İşte bu sorular, korkular ve çelişkilerle başladı okul hayatım. Pek çoğumuz da bu yollardan geçtik ancak artık çağ değişti, bilinç değişti, eğitim yöntemleri eskisi gibi değil. Ben de bundan yola çıkarak okullu çocuğun ruh sağlığı hakkında eğitimcilerin ve ailelerin üzerine düşen sorumlulukları işin uzmanlarına sordum.

Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Güler Okman Fişek, okullu çocuğun ruh sağlığı konusunda herkesin çabasına ihtiyaç olduğunu ve bu çabanın da herkesi ilgilendirdiğini söyleyerek, neler yapılabileceği konusunda bizleri aydınlattı.

Aile ile okul ilişkisine geleneksel yaklaşımda, yani “Eti senin, kemiği benim” yaklaşımında sorun yoktu, çünkü aile ile okulun temsilcileri (örneğin; müdür, öğretmen) arasında pek beklenti farkı yoktu. Çocuktan beklenen ona ortaklaşa sunulan kalıba uygun olarak görevini yapması idi. Kalıba uyamayan çocuk için de özel bir önlem söz konusu değildi, uyamamak da onun gerçeği idi. Alt tarafı aile bir çare bulacaktı, okuldan, yani devletten beklenecek bir şey yoktu.

BUGÜN, “ETİ SENİN KEMİĞİ BENİM” YAKLAŞIMI GEÇERLİ DEĞİL!
Bugün durum farklı; her ne kadar okul/devlet çocuğun sağlıklı gelişiminden birinci derecede aileyi sorumlu tutuyorsa da; aileye destek, yerine göre aileye yol gösterme ve nihayet okul ruh sağlığı akımında çocuğun iyiliği okulun da görevi olmuş durumda. Özetle; çocuğun sosyal, zihinsel, duygusal ve fiziksel gelişimini artık bir bütün olarak düşünüyorsak aile ve okulu birbirinden ayrı düşünemeyiz. Dolayısıyla, bu konularda ciddi bir işbirliği gereği ortaya çıkıyor ve bu işbirliğinin sistematik uygulayıcısı da zorunlu olarak okul ve ona destek veren uzmanlar olmak durumunda. Bu noktada şu gerçeği unutmamak gerek: Bu anlatılanlar genelde aileler için geçerli ise, kendileri de bu toplumun üyeleri olan okul mensupları için de geçerli. Yani onlar da bir arayış içinde olmalılar.

 “Okul Ruh Sağlığı” konusu her şeyden önce bir bütünsel sistem meselesidir. Ne sadece okul elemanlarının, hatta Milli Eğitim’in ele alacağı bir konudur, ne de iş ailelerle başlayıp biter. Aynı şekilde tek tek ailelerin, sorun yaşayan çocuklarını bir ruh sağlığı uzmanına götürmesi de genel sistem açısından yeterli değildir. Okul ruh sağlığı girişimlerini toplumsal sağlık adına önleyici/koruyucu bir çaba diye düşünürsek, bu çaba herkesi ilgilendirir.

OKUL RUH SAĞLIĞI KONUSUNDA, OKUL VE AİLE NASIL BİR İŞBİRLİĞİ YÜRÜTEBİLİR?
Dolayısıyla, ilk konu genel bir sistem yaklaşımı gereğidir; tek bir yaklaşım her derde deva olamaz. (Myers, 1996). Aileler arasındaki olası farklılıklara çocuklar arasındaki farkları, kesimler arasındaki sosyo-ekonomik ve kültürel farkları, okul türlerinin farklarını eklersek, farklı gereksinimlerle karşı karşıyayız demektir. Kısaca, önce hedef kitleyi tanımak, tanışmak söz konusudur, ki bu hedef kitle iki uçludur; okul ve aile.

1. Sistem anlayışının ilk gereği olarak konunun paydaşlarını belirlemek gerekir. Aslında paydaşlar genel olarak belli: Yani bir ruh sağlığı uzmanları grubu, bir eğitim uzmanları grubu, bir idareciler grubu ve de bir ebeveyn ve çocuklar grubu. Burada konu yapılmak istenen işle ilgili nasıl bir görev dağılımı yapılacağı.

2. Bu seçim yapılıp bir ya da birkaç okulla anlaşma yapıldı diyelim. Okul tarafındaki paydaşlar (rehber/danışman, öğretmen, idareci vb.) ile ruh sağlığı uzmanı arasında bir anlayış bütünlüğü ve işbirliği zemini oluşturmak lazım. Burada işbirliğinin iki önemli ayağını unutmamak gerek: Biri; çalışmalara idari, bürokratik ve mali destek gereği, diğeri ise; öğretmen ve rehberlerin de destek gereksinimleri olduğu.

AMAÇ ORTAKLIĞI SAĞLANMALI!
3. Dolayısıyla, bu işbirliğini oluşturmanın önemli bir parçası okul genelinde bir  gereksinim değerlendirmesi/tarama yapmak, yerel gereksinime duyarlı olmak (Roberts, 2007). Yapılacak iş, ruh sağlığı uzmanı için önemli olduğu ölçüde okul personeli için de önemli olmalı ve benimsenebilmeli, dolayısıyla bir amaç ortaklığı sağlanmalı. Özetle, yapılacak uygulama sadece uzmanın değil, tüm okul sisteminin tasası olmalı. Bu konuda en önemli uyarı mesleki farklılıklardan, algı farklarından doğan anlaşmazlıklar konusunda anlayışlı, saygılı ve açık olma gereği ve bu yükümlülüğün özellikle ruh sağlığı ekibinin yükümlülüğü olduğunun bilincinde olmayı içerir (Roberts, 2007).

4. Yapılacak uygulamanın evrensel mi, risk gruplarına yönelik mi olacağına karar vermek, yani sorun çıkmadan önce soruna karşı tüm çocukları aşılamak mı, sorunu yaşayanlara yardımcı olmak mı daha önemli ve mümkün; bu kararı vermek gerekir (Spoth et al, 2008). Bizim kültürümüzde herhangi bir uygulamaya alınanlar ve alınmayanlar meselesi olumlu, olumsuz çeşitli sonuçlar yaratabilir, buna göre davranmak gerekir. Özetle, yapılan seçim için açıklanabilir gerekçeler oluşturmak gerekir.

5. Yukarıda dile gelen gerekle ilgili olarak bir tarama yapmış olmakta yarar vardır; amaç evrensel koruyucu ruh sağlığı olsun, belirli bir sendrom; örneğin öğrenme güçlüğü olsun, bu amaca yönelik gereksinimin düzeyini saptamak için, en azından belli bir okul evreninde bir tarama yapmak önemlidir.

6. İşin başında üniversitelerden paydaşlar yoksa, bu aşamada farklı araştırmacılarla temas kurulup çalışmalarından yararlanmak iyi olur. Örneğin, amaç ailelerin yetkinliğini arttırmak ise, bu kültürde, bu ortamda başarılı ailelerin ne yaptığı ile ilgili bilgi derlemek önem kazanır (Spoth, 2008).

7. Aynı şekilde hedef alınacak yaş grubuna da karar vermek gerekir. İlginçtir, bu konuda çalışanlar ergenlik ve okul öncesi dönemlerinin ilköğretim çağına göre daha çok hedef alındığından yakınmaktalar. (Örneğin; Richards, 2008).

AİLENİN DESTEĞİ ŞART!
8. Uygulanacak programın niteliği belirlenince sıra ailelere tanıtım, işbirliği çağrısı, açık seçik bilgilendirme konusuna gelir. Herhangi bir çocuk ruh sağlığı uygulamasının başarılı olmasının olmazsa olmaz koşulu ailenin işbirliğini elde etmektir (Roberts, 2007). İstenen işbirliğinin ailenin olanaklarını çok zorlamaması gerektiği düşüncesi birçok stratejik kararı yönlendirir. Örneğin; anne ve babalarla toplantılar/oturumlar yapılacaksa çalışanları düşünüp bunların akşam ya da hafta sonu yapılması bile çok önemli bir ayrıntıdır. Aileler bu tür toplantılara ne sıklıkta gelebilirler? Çocuklar için de aynı saatlere bir oturum mu koymalıdır? Yurt dışında iş böyle yapılıyor, bizde bu yürür mü? Yanıt hayırsa, programı sadece okulda çocuk ile yürütüp aileden, yani çalışmayan anneden aralıklı temas mı istenecektir? Aileyle bağlantı kurmak elzem ise bunu bizim koşullarımızda nasıl yaratacağız? Sonuçta, özgün çözümler şart! Buraya kadar sadece dış koşulların zorluğundan söz ettim. Bir de aile türlerine bakalım: Yeniliklerden çekinen geleneksel ebeveyn, çocuğunun her etkinliğine karışan meraklı ebeveyn, çocuğunu okula ihale etmiş olan modern ebeveyn, bunların her biri için geliştirilecek yaklaşımı değerlendirmek gerekir.

9. Bu da demektir ki, ailelerin gereksinimlerini, yeterli ve yetersiz hissettikleri alanları belirlemek, yani bir tarama yapmak söz konusudur. Onların da okul tarafı gibi bir paydaş oldukları düşünülürse, başlangıçta olumlu işbirliği zemini kurmak için onların seslerini duymak çok önemlidir.

10. Bütün bunları yaptıktan sonra programla ilgili bazı teknik sayılabilecek konular kalıyor, ancak onlar da önemli. Konu programın içeriği değil, o belki işin en bilinen yanı; esas sürdürülebilir, somut ve değerlendirilebilir bir uygulama yapmak. Özetle, herhangi bir programın sonunda bir etkililik değerlendirmesi olmaması söz konusu olamaz. O zaman etkililiğin nasıl ölçüleceğine baştan karar vermek gerekir. Ayrıca, belli bir süre devam etmesi düşünülen bir programda (ki çoğu böyle olacaktır) personel ve katılımcı değişiklikleri olacağını önceden hesaba katmak, ona göre sürekli eğitici eğitimi yapmayı planlamak söz konusu olur (Roberts, 2007).

11. Hedef kitle yaygın da olsa belli bir grup da olsa yapılan uygulamadan daha ciddi bir önlem gerektirecek durumlar ortaya çıkacaktır. Bu çocuklar için önceden bir yönlendirme düzeni kurmuş olmak iyi olur.

12. Bu tür çalışmaların ne kadar emek yoğun ve masraflı olacağını düşününce, aşamalı bir program bizim koşullarımızda daha uygun olur. Özetle bir pilot çalışması sonucunda daha geniş katılımlı çabalara girmek daha olası görünür. Aslında bu tür çok özverili çalışma örnekleri de var; bu örneklerden ders alıp daha kapsamlı ve sürdürülebilir bir uygulama yapmamızı sağlayacak unsur bu çalışmaların sistematik program planlaması ve değerlendirmesi yapmış olmasına bağlıdır. Bunun yokluğunda sistematik bir yaklaşıma bugün başlamak söz konusudur.

Dizinin diğer yazıları için tıklayınız.


RUH SAĞLIĞI POLİTİKASI GELİŞTİRMEK MÜMKÜN MÜ?


“Destekleyici ailelerden gelen ve çocuk dostu okullarda okuyan çocukların okul başarıları daha yüksek” diyen Harvard Üniversitesi Boston Çocuk Hastanesi’nden Prof. Dr. Kerim Munir okullu çocukların ruh sağlığı ile ilgili çok önemli bilgiler verdi.

- “Ruh Sağlığı Politikası Geliştirmede Okulların Rolü” başlıklı çalışmanızda ne gibi önerilerde bulundunuz? Başarı odaklı sistemde eğitimciler ve anne babalar çocuklarının ruh sağlıklarını korumak için neler yapabilirler?
Nüfusumuzun yaklaşık yüzde 38’inı 0-18 yaş arası çocuk ve ergenlerden oluşmaktadır. Bu nedenle, “Okul Ruh Sağlığı Politikası” kapsamında çocuk ve ergen ruh sağlığı alanına özgü konuların da yer alması Türkiye için önemlidir. Çocukluk (0-11 yaş) ve ergenlik (12-18 yaş), gelişimsel özellikler ve gereksinimler bakımından farklı yaş dönemlerini kapsar.
(0-1 yaş, 2-3 yaş, 4-6 yaş, 7-11 yaş ve 12-18 yaş). Niteliksel olarak farklı özellikleri olan belirli yaş dönemlerindeki çocuk ve ergenlerin hem diğer yaş dönemlerindeki çocuk ve ergenlerden hem de erişkinlerden farklı psikolojik gereksinimleri vardır. Bu nedenle nüfusun yarıya yakınını oluşturan bu kesime yönelik geliştirilecek ruh sağlığı politikalarının
farklı olması gerekir. Ulusal, çağdaş, somut, uygulanabilir ve sürekliliği olan bir politika geliştirilmesi sağlanmalıdır.

OKULUN ÇOCUĞUN HAYATINDAKİ ROLÜ
Çocukların günlük yaşamlarının büyük bir çoğunluğunu geçirdikleri okullar, çocukların zihinsel ve sosyal becerilerinin gelişiminde önemli rol oynayan ortamlardır. Okullar aynı zamanda, ana babaların, çocuklarının gelişimi hakkında bilgi ve destek aldıkları en önemli birimlerdir. Yaşam sürecinde, ana-babaların yanı sıra okullardaki personel, özellikle de öğretmenler, çocukların yaşamlarında çok önemli yer tutar. Okullar, sadece çocukları eğitmek, onlara belirli bilgi ve beceriler öğretmekle kalmazlar, aynı zamanda onların fiziksel ve ruhsal olarak sağlıklı bir biçimde gelişmelerine yardımcı olacak ortamlar da yaratırlar. Öğretmenler çocuklarla daha fazla zaman geçirdiklerinden, onların ihtiyaçlarını herkesten daha iyi bilir ve çocuklara yardım edebilirler. Öğretmenlerin yardımıyla daha farklı düzeyde psikolojik yardıma ihtiyacı olan çocuklar belirlenerek, çocuğun anne ve babasına yardım kaynakları hakkında bilgi verilebilirler.

Ruh sağlığı hizmetleri toplumlarda genelde tabu olarak görülür ve damgalamalardan uzak durmak amacıyla bireyler psikolojik destek almak istemeyebilirler. Okullar ruh sağlığına ilişkin konuların normalleştirilmesinde önemli bir işleve sahiptir. Okullar aracılığı ile öğrenciler, anne ve babalar okul çevresindeki bireyler olmak üzere toplumun geniş bir kesimine ulaşabilme olanağı vardır.

EĞİTİM VERİRKEN...
Eğitimde ruh sağlığını destekleyen noktaların neler olduğuna bakıldığında akademik başarı ve sağlıklı bilişsel, sosyal, duygusal gelişim ve baş etme gücünü destekleme, gelişimi ve başarıyı engelleyen değişkenlere müdahale, öğrenciler, aileler ve okul çalışanlarına sosyal ve duygusal destek sağlama boyutlarının olduğu anlaşılır. Öğrenciye yönelik hizmetlerin kapsamı okula uyum, öğrenme ve dikkat sorunları, kişiler arası sorunlar, ihmal ve istismar, stres yaratan koşullar gibi eğitsel, psiko-sosyal sorunlarla ilgilenmek, sosyal becerileri, sorumluluğu, öz yönetimi, sağlığı korumayı öğretmek, yaratıcılığı ortaya çıkartmak gibi sağlıklı gelişimi desteklemek olarak özetlenebilir. Eğitim sisteminde bu hizmetlerin bazıları temel önleme, iyilik halini arttırma, okul ortamını iyileştirme, gelişimsel psikolojik danışma ve rehberlik etkinlikleri, değişim ve izleme programları gibi doğrudan gerçekleştirilebilir. Ruh sağlığı ile ilgilenen meslek alanları bu konuda yaşanabilecek sorunları önleme konusunda çabalarda bulunurlar. Önleme çalışmaları eğitim sistemlerinde de gerçekleştirilmekte, diğer kurumlarla iş birliği yaparak en etkili sonuçlara ulaşılabilmektedir.

REHBERLİK HİZMETLERİ ETKİN HALE GETİRİLMELİ!
Okul ruh sağlığı politikasının geliştirilmesi sürecinde okul ve dershanelerde psikolojik danışma ve rehberlik hizmeti etkin hale getirilmeli bu alanlarda çalışacak meslek insanlarının eğitimleri desteklenmelidir. Okullarda psikolojik danışma ve rehberlik hizmetlerinin ihtiyaçları karşılayacak oranda niceliksel ve niteliksel olarak yaygınlaştırılması sağlanmalıdır. Sivil Toplum Kuruluşları'nın çocuk ve gençlere yönelik olarak yaşam alanları ve boş zamanların geçirilebileceği uğraşı alanlarını oluşturması özendirilmeli ve desteklenmelidir. Okullarda ruh sağlığını tehdit eden etkenler saptanmalı ve bu konuda koruyucu yaklaşımlar geliştirilmelidir. Okul öncesi eğitim kurumlarında ruh sağlığı mesleklerinin eğitimini veren üniversite bölümlerinin öğrencilerinin gönüllülük esasında veya yarı zamanlı olarak çalışabilmeleri için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. Çocuklara yönelik kitap, dergi gibi yayınlar, bilgisayar oyunları ve diğer oyun malzemelerinin toplu üretim öncesinde çocuk ruh sağlığı meslek uzmanları tarafından çocukların ruh sağlığı ve gelişimlerine uygunluğu yönünden denetimden geçirilmesini sağlayacak bir düzenlemeye gidilmelidir.

Çocukların eğitimi direkt ve dolaylı yollardan gerçekleşir; anne baba çocuğun evdeki öğretmenleridir, okulda öğretmen tarafından kazandırılacak olumlu bir davranışın evde anne-baba tarafından kolaylıkla bozulabilmesi söz konusudur. Bu nedenle de günümüzün öğretmenleri, öğrencilerin evdeki öğretmenleri olarak velilerin önemini anlamış durumdadır. Anne-babaların, üzerinde durduğu en önemli konulardan biri, çocuklarının iyi bir eğitim alıp alamayacağıdır. Bu açıdan anne-babaların, çocuklarının eğitim yaşantılarını nasıl destekleyecekleri önem kazanır. Anne-babalar çocuklarının okul dışındaki öğretmenleridir. Bu nedenle de öğretmenler, anne-babaların çocuklarına okul dışında yaptıkları eğitim uygulamalarının doğruluğundan kaygı duyarlar. Öğretmenler; ‘Öğrenci ne tür bir eğitim ortamında yaşıyor? Aileler çocukların ödevlerini yapmalarına ne tür yardım sağlıyorlar? Aileler, okulu ve öğretmenleri eleştiriyorlar mı? Çocuklarının okul ve derslerle ilgili sorunlarını önemseyip ilgileniyorlar mı?’ gibi sorulara yanıt ararlar. Anne-baba ve öğretmenler, çocuklara elverişli bir öğrenme ortamı yaratabilmek için ortak bir çaba göstermelidir. Çocuğun evde oluşan ilk öğrenme deneyimleri, okuldaki öğrenme girişimlerine destek sağlayarak, öğretmenin sınıf içi uygulamalardaki başarı şansını yükseltir. Bu yüzden öğretmenlerin çocuğun aile ortamlarını iyi değerlendirmeleri ve onun daha
iyi eğitimine olanak hazırlamak amacıyla aile sorumlularıyla iletişim kurmaları önemlidir.

AİLENİN BAKIM, ŞEFKAT VE KORUMASI OKUL BAŞARISININ YÜKSELMESİNDE ETKİLİ...
Öğrencinin okul başarısı üzerinde aile faktörünün oynadığı rolü konu alan çalışmada ulaşılan sonuçları şu şekilde özetlemek mümkündür: Eğitim açısından destekleyici bir tutum içinde bulunan ailelerden gelen çocukların okul başarıları daha yüksektir. Aile bakım, şefkat ve korumasının okul başarısının yükselmesinde önemli bir faktör olduğu anlaşılmaktadır. Koruyucu aile yanında kalan çocukların bile, uygun şefkat ve kurumu sağlandığı takdirde başarılarının yükseldiği görülmüştür. Okul ile ortak program üzerinde görüş birliği içinde düzenli iletişim içinde bulunan, bu ortak anlayış içinde çocuğuna eğitim desteği sağlayan velilerin çocuklarının okul başarılarının daha da yüksek olduğu anlaşılmaktadır.

Bu sonuçların ışığında şu öneriler yapılabilir: Okulun izlediği eğitim yaklaşımları, öğrenciye uygulanan sınıf içi öğretim etkinlikleri konusunda velilerle iletişim kurulmalı, ayrıca, okul-aile yardımlaşması ve bu çerçevede çocuğun eğitimi konusunda etkin işbirliğinin sağlanabilmesi amacıyla veliler eğitilmelidir. Öğrencilerin uyum, gelişim problemleri, ilgi, ihtiyaç ve yetenekleri konusunda veliler bilgilendirilmelidir. Velilerin öğrencinin okul başarısına yapabilecekleri olumlu katkıdan azami ölçüde yararlanabilmelerini sağlayabilmek amacıyla, okula bakış açıları olumsuzdan olumluya dönüştürülürken, okula farklı kaynaklardan para temin edilmeli, bu ilişkiler çerçevesinde velilerden para alınması söz konusu olmamalıdır.


“ÇOCUK DOSTU OKUL”
- Okul hayatında hem başarı hem mutluluk mümkün müdür, yoksa bir ütopya mıdır?
Okul yaşamında hem başarı hem de mutlu olmak olanaklıdır. Burada önemli olan okulların çocukların ihtiyaçlarına göre düzenlenip düzenlenmediğidir. Okullar çocuğu geleceğe ve yaşama hazırlamanın ötesinde yaşamın kendisi olmak durumundadır. Bu konuda son yıllarda UNICEF'in “Çocuk Dostu Okul” çalışmaları güzel bir örnektir. Çocuk dostu okul çalışmalarında da ele alınan ölçütler çerçevesinde düzenlenen okulların öğrencilerin tüm yönleri ile gelişimlerine katkıda bulunabileceğini düşünüyorum. Bu tür okullarda öğrencinin hem başarısı hem de mutluluğu bir ütopya olmaktan çıkıyor.

Dizinin diğer yazıları için tıklayın.

OKULLU ÇOCUĞUN RUH SAĞLIĞI NASIL KORUNUR?


Çocuklarımız okuldan ve bizim “başarı” baskılarımızdan nasıl etkileniyorlar? Her şeyin en iyisi, en güzeli derken onun ruh sağlığını ne yönde etkilediğimizi biliyor muyuz? Öğretmen, öğrenci ve veli üçgeninde çocuğun ruh sağlığını korumak için nasıl bir yol izlenmeli? Bu yıl ikincisi düzenlenen Okul Ruh Sağlığı Sempozyumu tam da bu sorulara ve çok daha fazlasına cevap aradı. Sempozyumu organize eden isimlerden Psikolojik Rehabilitasyon ve Eğitim Programları Derneği (PREP) Yönetim Kurulu Başkanı, Çocuk ve Ergen Psikiyatristi Dr. Meltem Kora sorularımızı yanıtladı.

- Bu yıl ikincisi gerçekleştirilen “Okul Ruh Sağlığı Sempozyumu”nun gerçekleşmesinde önemli katkılarınız var. Öncelikle sempozyumun amacı nedir?
Okul Ruh Sağlığı Sempozyumları öncelikle milyonlarca çocuk ve gencin, yani toplumun temel taşlarının, ruh sağlığı gereksinimlerinin farkedilmesi ve sorunların oluşmadan engellenebilmesi ya da erken müdahale edilebilmesi için gerekli olan tüm etkinlik, uygulama, politika ve sorunların tartışılmasını sağlamak ve “koruyucu ruh sağlığı” anlayışı için bir farkındalık kazandırmak amaçlarıyla düzenlenmektedir.

- Sempozyum çerçevesinde hangi konular tartışıldı?
Bu sempozyumda temel konular “erken dönem eğitimin koruyucu ruh sağlığında rolü” çerçevesinde tartışıldı. Erken dönem önleme yöntemleri, mevcut uygulamalar, “özel eğitim” konusu, travmaya bağlı stres bozuklukları ve okul ortamında yapılabilecekler, uluslararası sivil toplum kuruluşlarının (UNICEF vb.) temel uygulama öncelikleri ve global perspektifler gibi ana başlıklar ele alındı. Öğrenme güçlükleri bağlamında özel eğitim konusu sempozyumda öne çıkan konulardan biriydi.

ÇOCUĞA “BAŞAR YA DA ÖL!” DİYEN SİSTEM
- Çocuklara “Başar ya da öl” diyen eğitim sistemimize ne gibi çözümler sunulabilir? Bu sisteme dahil olmak istemeyen, ama tabii ki, sistem dışı da kalmak istemeyen öğrenci ve velilerine önerileriniz nelerdir?
Ne yazık ki “başar ya da öl” sistemi denilebilecek bu çapraz ateş, tüm öğrencileri ve aileleri ister istemez etkiliyor. Neredeyse sistem dışında kalabilmek mümkün değil. Devlet okulları da özel okullar da, adına "”akademik başarı” denen ancak işlev olarak bakıldığında neye hizmet ettiği tam tanımlanamayan bir hedefe odaklanmış bulunuyorlar. Gerçekten, nedir bu hedef? Üniversiteye girmek mi? Hangi üniversiteye girmekten söz etmeli? Ne amaçla bu eğitimi almalı? Eğitimin kişinin yaşamında yeri ne? Hangi iş ya da meslek eğitimi için gerekli bu? Ülkenin bu iş ve mesleklere gereksinimi ne boyutta? Bir başka deyişle son noktası ve hedeflenen kişisel başarı kıstası ne? Öyle ki, “akademik başarısı” yüksek ama kendi hayatı için ne yapacağını bilemeyen yüzbinlerce genç var; öte yandan ak

ademik başarısı yeterli değil diye potansiyelini kullanmaya küsen bir o kadar daha genç var... Bu durumda somut öneri geliştirmek elbette zor, ama eğitimi hakikaten sorgulamak ve çocuk, genç ve ailelerin ruhsal sağlıkları ve gelişim potansiyellerini ele alamayan bir tutumu, politikayı sorgulamak, eleştirmek, okul ruh sağlığı sempozyumu gibi ortamlarda tartışmak önemli olacaktır, diye düşünüyorum.

MÜFREDATTAKİ ZORLUKLAR
- Müfredatta var olan eğitim sistemi ile uygulanan eğitim arasındaki farkın nedeni sizce nedir? Okullar, öğrenciler, veliler arasındaki rekabet bu farkı zorunlu mu kılıyor? Bu konu hakkında düşünce ve önerileriniz?..
Öncelikle son yıllarda değişen müfredat öğrenci merkezli eğitim denen bir yaklaşımla, büyük bir aşama geçirdi. Çoklu zeka modeline dayandırılan ve öğretmen yerine çocuğu ve çocuğun kendi gelişim potansiyelini öne çıkaran bu yaklaşım elbette pedagojik olarak uygun, ideal bir yöntem. Ancak uygulamada önemli zorluklar var. Bu zorlukların en önemlisi de uygulayıcılar ekseninde, yani öğretmenlerin müfredata uygun hareket etmelerinde yaşanıyor. Pek çok öğretmen prensip olarak bu yaklaşımı desteklese de nasıl uygulanacağını bilmiyor. Pek çoğu çocukluk ve gençlik çağında sık rastlanan psikolojik özellikler ve sorunlar hakkında bilgisiz. Hatta daha vahimi okul ortamının temel sorunu olan öğrenme güçlükleri kapsamında “özel öğrenme bozuklukları” ve “dikkat eksikliği hiperkativite bozukluğu” tedavi edilebilen ve özel ele alınması gereken tıbbi sorunlarken, hala bu özellikleri gösteren öğrenciler ahlaki bir sorunları varmışçasına ele alınabiliyor. Kaynakları geniş olan ve binlerce TL senelik ücreti olan okullar bile bu sorunları ele alma konusunda yetersiz ve hatta isteksiz kalabiliyorlar. Yani farklı olan öğrenciye karşı bir önyargı ortamı var. Bu durumda ağır öğrenme bozukluğu ve hiperaktive bozukluğu olan bir öğrenci “ahlaksız” ve “akademik başarısı düşük” yaftasıyla sistem dışında kalabiliyor.

Eğitimciler açısından işin bilgi eksikliği yönü kadar bir de öğretmenin yüklendiği ağır sorumluluklar, iş doyumu azlığı, genel tükenmişliği, ekonomik sorunları gibi meslek tatminine yönelik bir boyutu da var elbette. Bu da kuşkusuz sorunları arttırıyor.

ÖĞRENCİNİN RUH SAĞLIĞINA ÖNCELİK VERİLMELİ!
- Ülkemizde bir de devlet okullarıyla özel okullar arasında verilen eğitim arasında büyük farklar var. Özel okullardaki öğrenciler çok ağır ve acımasız bir eğitimin; devlet okullarındaki öğrenciler ise, kalabalık sınıfların ve çoğu zaman ihtiyaçlarının yeterince karşılanmamasının olumsuz sonuçlarını yaşıyor. Bu konudaki düşünce ve önerileriniz nelerdir?
Eğitim temel bir anayasal hak; ancak bu hakkın kullanılması konusunda bu denli sorunlar yaşanması ülkemiz açısından çok düşündürücü. Özel okullar ve devlet okulları arasında değindiğiniz farklar mevcut, öte yandan “iyi eğitim"” adı altında özel okullarda verilen eğitim çoğu zaman öğrencilerin ruhsal gereksinimlerinin farkedilmemesi gibi bir yöne gidebiliyor. Demin de söylediğim gibi kaynakları geniş olmasına karşın, özel okulların özel eğitim gereksinimlerini yeterince eğitsel alanda ele alamaması önemli bir zaaf. Devlet okullarında bin-ikibin’e ulaşan öğrenci nüfusuna karşın 1-2 psikolojik danışman bulunması nasıl yetersiz bir yaklaşımsa, 600 kişilik bir okulda ruh sağlığı yaklaşımının sadece 10 psikolojik danışman bulunmasından ibaret görmek de o denli yetersiz bir yaklaşım. İkinci örnekte psikolojik danışmanların bireysel çaba ve katkılarını desteklemeyen bir eğitim ortamı; örneğin öğrenciyi ezen, öğrenme güçlüğüne ben inanmıyorum diyen bir eğitim anlayışı da kalabalık sınıflar kadar vahim bir yetersizlik. Bu durumda söylenecek şey şu: Kimi özel okulların “iyi örnek” oluşturması önemli... Sadece danışman sayısıyla değil, örnek uygulamalar, ruh sağlığına öncelik veren bir eğitim anlayışı, eğitimde ruh sağlığına ağırlık veren bir akademik tutum, öğretmenin eğitimini, desteklenmesini, kendi ruhsal gereksinimlerinin karşılanmasını öne çıkararak rekabet eden kurumların olması son derece önemli...

İLKOKULDA BAŞLAYAN EZİCİ REKABET SÖZ KONUSU
- Okulların çocuk ruh sağlığını desteklemesi ve çözüm getirmesi gereken kurumlar olması gerekirken, “okul” hayatı nedeniyle, -özellikle de yoğun rekabet koşulları nedeniyle- stres altında kalan, hatta travma yaşayan çocuklar söz konusu? Bunun nedenleri ve çözümleri hakkında neler düşünüyorsunuz?
Bu durum tek tek “prestij” kazanmaya çalışan okulların neden olduğu sorunlar olduğu kadar, bir sistem sorunu da... Bırakın üniversiteye öğrenci sokma yarışını, özel liselere, fen liselerine, anadolu liselerine öğrenci sokma endişesi ile ezici rekabet ve stres ilköğretim 3. sınıfa kadar inmiş durumda... Hatta kimi okullarda ilköğretim anasınıfına öğrencinin girebilmesi için kuralar, mülakatlar gibi uygulamalar olduğu malum... Bunun sonu nereye varır? Daha 5 yaşındayken bir okula kaydolmak için anne babası gibi endişelerle eğitim hayatına başlayan öğrenciyi nasıl bir eğitim hayatı bekleyebilir?

Öncelikle eğitimin “prestijli” yönünün genişletilmesi ile rekabet eden okul sayısı arttığında ve okulları (devlet, özel ayrımı olmadan) nitelik olarak geliştirdiğinde bu baskı hafifleyebilir. Üniversitede “mühendislik” ya da “işletme” eğitimi almak kadar, teknik herhangi bir meslek eğitimi almanın da özendirilmesi ile (meslek okullarının yaygınlaştırılması ve itibarlarının arttırılması, özendirilmesi ile) yine bu rekabet ortamı azalabilir. (Burada önerilerin sisteme ve genel eğitim politikalarına değin olduğunu ve sadece ruhsal önerilerin yetersiz olacağını belirtmemde fayda var.)

ÇOCUKLUK ÇOK ÖZEL BİR DÖNEMDİR!
- Okul yaşantısı çok uzun bir dönemi kapsıyor. Çocukların mutlu ve keyifli bir okul hayatı sürmesi için eğitimcilere ve ailelere ve tabii ki öğrencilere neler önerirsiniz?
Çocukluk insan yaşamında çok özel bir dönemdir. Kişilik bu dönemde şekillenir; umut, istek, heves, başarma gücü, sorumluluk, erdem gibi toplumsal hayatın uygarlıklara biçim veren mayası bu dönemde atılır. Bu nedenle çocukluğun bu özgün, yaratıcılığa ve gelişime açık doğasının yıpratılmaması, bu gelişme potansiyeline kulak verilmesi son derece önemlidir. Biliyorsunuz sosyolojik bakışla, Ortaçağ’da çocukluk kavramının olmadığı, çocuklara birer minyatür erişkin muamelesi yapıldığı yönünde önemli bir teori mevcuttur. Çocuğun masum ve şekillenbilir özgün bir doğasının olduğu bu teoriye göre bir “aydınlanma” tutumudur. Aslında bu bakışla, ezilen, sorumluluk verilen, bir erişkin kadar çok çalışan (her gün sabah 6:00'da servise binip, kilometrelerce yol aşan, akşam 5:00'dan önce eve gelemeyen, cumartesi-pazar, özel dersten kurslara koşuşturan çocuklar) çocuklarımıza yine minyatür erişkinler muamelesi yapıyor olabilir miyiz? Bunu düşünmek gerekir.

Çocukların “çocuk olduklarını”, bu dönemin sihirli, neşeli, sorgulayan, öğrenmeye doğal olarak hevesli yönlerini ailelerin hiçbir zaman akıllarından çıkarmamaları önerilir. (Eğitimcilerin çoğu zaman bunu unuttuklarını da akıldan çıkarmayarak...)

ÖZEL EĞİTİME İHTİYAÇ DUYAN ÇOCUKLAR
- Her çocuk farklıyken ve farklı öğrenirken, eğitim sistemimiz bunu göz ardı ediyor. Farklı öğrenen çocukların sistem dışı kalmaması için ya da farklı öğrenen çocukların o farka yönelik desteklenmesi için önerileriniz nelerdir?
Aslında özel eğitim yönetmeliği, farklı öğrenen çocuğa yönelik yaklaşımları gayet yeterli biçimde ele almaktadır. Ancak iş yönetmelikte olduğu gibi “kitabi” yaşanmamaktadır. Öncelikle bir çocuğun okulda yaşadığı özelliklerin ne olduğunun iyi anlaşılması gerekmektedir. Öğrenme sorunları sadece “özel öğrenme bozukluğu” gibi sorunlarda değil, bir dizi ruhsal ve psikiyatrik sorunda da yaşanmaktadır. Bu sorunlar arasında; dikkat eksikliği/ hiperaktivite bozukluğu, depresyon, kaygı bozuklukları önde gelmektedir. Ancak bu klinik tabloların değerlendirilmesi alanında sorunlar yaşanmaktadır. Öncelikle ülkemizde bu sorunları değerlendirecek çocuk ve ergen piskiyatristi sayısı yetersizdir. İkincisi; bu uzmanlarla eğitim sistemi arasında sistemleştirilmiş bir bağlantı yoktur; kurulan bağlantılar gelişigüzeldir. Özel okullarda bile durum böyledir. Üçüncüsü; farklı öğrenen çocukların değerlendirileceği “rehberlik araştırma merkezleri”nde klinik tablolarla tanışık ve yetkin uzman sayısı azdır, bu merkezler sayıca yetersizdir. Dördüncüsü; “özel eğitim yönetmeliği”nin yürürlükte olan son halinde bahsedilen “özel eğitim kararı”na yönlendirecek bir araç olarak “eğitsel tanılama” kavramının ne olduğu açık değildir; bu deyim pek çok gelişigüzel testlerin (zeka testleri, nöropsikolojik testler, gelişim tesleri, vb.) okul ortamlarında “farklılık” saptamada kullanılmasına neden olmaktadır (farklılık dendiğinde önyargıdan kurtulunmadığı ölçüde, dışlamak, sistem dışına itelemek anlamına gelecektir). Yine “özel eğitim uygulamaları” okullarda birbirinden çok farklı, dağınık yöntemlerle ele alınmaktadır; “kaynak odaları” denen ek sınıflar pek çok okulda sağlanamamaktadır; “özel alt sınıflar” yine elenmiş, dışlanmış çocukların sınıfları olarak görülmektedir; “kaynaştırma” eğitimi alan öğrenci, ilaç kullanan öğrenci “etiketlenmiş” yaftalanmış bir öğrenci haline gelmektedir. Ne yazık ki bu durumda “farklılığı olmayan-normal” çocukların, ailelerin tepkilerinin ve dışlama eğilimlerinin de rolü büyüktür. Yapılacak en önemli hamle halkı, aileleri, eğitimcileri ruh sağlığı ve eğitim ortamlarındaki etkileri hakkında daha çok, daha çok bilgilendirmektir.  

- Okul ortamında öğrenme güçlüklerinin sağlıklı değerlendirilmesi için neler öneriyorsunuz? Bu konuda ebeveyn çocuğu nasıl destekleyebilir?
Demin de değindiğim gibi, öğrenme güçlüklerinin “özel öğrenme bozuklukluğu”ndan mı yoksa ruhsal, psikiyatrik sorunlardan mı kaynaklandığının anlaşılması önemlidir. Bunun için de öncelikle uzman bir çocuk ergen psikiyatristinin değerlendirmesi; okul ortamında yaşanan sorunların ele alınması; okul psikolojik danışmanı, sınıf öğretmeni, aile, psikiyatrist ve çocuk işbirliğiyle çalışılması önemlidir. Kolay ifade edilen bir kavram olan “işbirliği” ise pratikte son derece güç elde edilebilmektedir.

ÇOCUĞUN ZEKA TÜRÜNE GÖRE EĞİTİM MÜMKÜN MÜ?
- Artık aileler de "çoklu zeka yöntemi” kavramına uyandığı için, çocuğun zeka türüne göre eğitim veren okul arayaşında olabiliyorlar. Türkiye’de bu ihtiyaca yönelik okullar var mı, varsa hangileridir?..
Yeni müfredat, öğrenci merkezli ve çoklu zeka modeline uygun bir programdır. Bütün okullarda teoride uygulanması beklenmektedir. Ancak çoklu zeka kavramı da tam anlaşılamayan bir kavramdır; temel olarak zekanın tek bir bileşenden oluşmadığı prensibi gibi düşünülmemelidir. Eğitimin, aynı beslenmede de olduğu gibi her besinden dengeli biçimde yenmesi önerisindeki gibi tüm bilişsel, duygusal olanakların kullanılmasına yönelik olması gerektiği anlaşılmalıdır.

ÇOCUĞU BOĞAN OKULLARI SORGULAYIN!
- Çocuğun ruh sağlığını etkileyen en önemli unsurlar aile, okul ve sosyal çevresi şüphesiz. Sistemin getirdiği sınav kaygısı, gelecek korkusu, başarısızlık endişesi gibi unsurlar bir yana, eğitimcilerin ve ailelerin çocuklara yaklaşımı nasıl olmalı?..
Çocukluğun özel, tekrar yaşanması imkansız bir gelişim dönemi olduğunun unutulmaması esastır. Okula göre çocuk seçilmesi prensibi, çocuğa göre okul seçilmesine dönüşmelidir. Sadece iyi eğitim veriyor diye, çocukları boğan eğitim sistemlerini sorgulamak önemlidir.

- Okul hayatında hem başarı hem mutluluk mümkün müdür, yoksa bir ütopya mıdır?
Bu iki kavramı dengeleyebilen sistemler kurulabilir; aslında yoğun iddiada olmayan, “orta karar” okullar halihazırda bu hedefi önemli ölçüde başarmaktadırlar.

- Okulların çocukların ruh sağlığını korumak ve sorun olduğunda müdahale etmek üzere, neler yapması görevleri dahilindedir? Bu göreve eklenmesi gereken unsurlar nelerdir? Okullardaki Rehperlik ve Psikolojik Danışmanlık Merkezleri'ndeki 1 psikolog bu iş için yeterli midir örneğin?..
Okullarda tek bir psikolojik danışmanın bulunması yetersizlik olarak değerlendirilse de tüm okul ruh sağlığı yaklaşımını bol sayıda uzman çalıştırmak olarak görmek de yanıltıcıdır. Okul ruh sağlığı ülkenin eğitim ve ruh sağlığı politikasından başlamak üzere, öğretmen niteliği, eğitimi, okulların ekolojik özellikleri, ailelerin eğitim düzeyleri, okulların entegre oldukları sistemler, sağlık sisteminin genel işleyişi,  sağlık sistemi içinde ruh sağlığının nasıl ele alındığı, toplumun önyargılarına uzanan pek çok kavramdan etkilenen bir çerçeve kavramdır. Bununla birlikte pratikte önemli bir somut çalışma adımı okullar için öğretmenlerin ruh sağlığı konusunda daha çok bilgilendirilmesi olacaktır.

Bu gadget'ta bir hata oluştu